4 Mayıs 2010 Salı

Günlük yaşamdan ibret verici bir olay…



Geçen gün bir arkadaşım şahit olduğu son derece ilginç bir olay anlattı, bende sizlerle paylaşmak istedim. Çalıştığı işyerinin sahibinin çok kibirli, sürekli sinirli, dediğim dedik, insanları aşağılayan ve kıran bir insan olduğundan bahsetti, herkes kendisinden çekiniyor ve kötü ahlakından dolayı da kimse kendisini sevmiyormuş. Bir gün şoförüne arabasını ısıtmasını söylemiş. Arabası şu koltukları ısıtılan son model arabalardan biriymiş. Şoför koltuğu ısıtıp arabayı hazırlarken yanlışlıkla elindeki pet şişedeki suyu müdürünün oturacağı yere dökmüş.

Adam gelip arabasına kurulunca hazretin paçaları su içinde kalmış ve bu duruma korkunç öfkelenmiş. Orada ekmek parası için çalışan şoföre demediğini bırakmamış, o kadar sinirlenmiş ki “defol git, seni bir daha görmek istemiyorum, ben ıslak paçayla nasıl gezerim” diyerek adamı işten kovmuş. Şoför yalvarıp yakarmış ama olmamış, insanlar araya girmişler, şoförün paraya çok ihtiyacı olduğunu söylemişler, adam hiçbir şekilde kabul etmemiş.

Bu olayın ardından çok kısa bir süre sonra işyerinin son derece kibirli sahibi kanser olmuş ve ölmüş. Bütün işyeri hep birlikte adamın cenazesine gitmişler. Adamın duası edilmiş ve hep birlikte toprağa vermek üzere mezara gitmişler. Fakat mezarın içi çok şaşırtıcı bir şekilde su doluymuş. İmam böyle bir olayla hiç karşılaşmadıklarını söylemiş. Birkaç kişi küreklerle suyu boşaltmaya çalışmışlar, fakat ne kadar boşaltırlarsa boşaltsınlar mezar yine suyla doluyormuş. İmam sonunda “meftayı bu kadar bekletmek olmaz” demiş ve adamı su dolu mezarın içine koyup gömmüşler. Dünya hayatında paçasının biraz ıslanmasına dayanamayan adam tamamen çamurlu bir suyun içine bırakılmış ve işyerinden gelen, mezarının başında duran herkes bu olaydan çok ibret almışlar.

Yaşanan bu olayı bende çok ibretlik buluyorum, ders alınacak çok yön var bence. Kibir ve enaniyet tam anlamıyla şeytanın vasfıdır, dünyada kibirli olan, diğer insanlara tepeden bakan insan şeytanın bu özelliğini yansıtır. Oysa insan son derece aciz ve zavallı yaratılmıştır, bu kadar acizken kibir yapabilmesi, zengin olduğu için güçlü olduğu için diğer insanları ezme gücünü bulması da son derece şaşırtıcıdır. Her insan gibi o da beyaz ve sade bir kefene sarılıp toprağa verilecek, o beğenmediği insanlar tarafından gömülecektir. Bu yüzden insan daima aczini bilmeli, son derece tevazulu olmalı, gerçek gücün, zenginliğin, malın, mülkün ve kendi bedeninin de Allah’a ait olduğunu bilmelidir. Allah bir gün geldiğinde hepsini kendisinden geldiğinde geri alacak, kendisi de hiçbir şeyi olmadan toprağa geri dönecektir…

Kaynak: http://www.olumgercegi.com/

Kafanızdaki yanlış Müslüman inancını yıkın



İnsanların kafalarında çok yanlış bir Müslüman kavramı var. Müslüman bir lokma ekmek yer, bir hırka giyer, ibadetlerini yapıp köşesine çekilir, hiçbir şeye karışmaz, sade döşenmiş vasat bir evde oturur, yeni teknolojilerden hiç haberi yoktur, televizyon seyretmez, müzik dinlemez, Amerika’dan Avrupa’dan, yurt dışındaki olaylardan hiç haberi yoktur, sadece işine gidip gelir, ev sohbetlerinde akrabalarıyla oturup konuşur, öyle kendi içinde bir yaşam sürer. İşte birçok insanın kafasında olan ama çok da yanlış olan Müslüman tanımı bu. Bu İslam’ın çok yanlış tanıtılmasından kaynaklanıyor, bazı kesimler bu “bir lokma ekmek, bir hırka” “Müslüman aç yaşar, sürekli acı çeker, ne kadar ıstırap çekerse o kadar sevap kazanır” “peygamberimizde açlıktan karnına taş bağlardı” gibi son derece yanlış ve Kuran’da hiç yeri olmayan mantıkların geliştirmişler bunu da topluma aktarmışlardır.

Hâlbuki Kuran’da yer alan samimi Müslüman tarifi bu tarif edilenle taban tabana zıttır. Öncelikle samimi inanan bir insan dünyanın en akıllı insanıdır. Son derece yüksek bir ahlaka sahiptir, çok asildir. Gördüğünüz en modern, en ileri görüşlü, en saygıdeğer, çok kültürlü insandır. Kuran’a uymak, nefsi eğitmek, Allah rızası için yaşamak, ölümün ve ahiretin yakınlığını bilerek yaşamak insana çok büyük bir akıl olarak döner. Böyle bir insan karşılaştığı her olayda Kuran’la düşünür ve Kuran’la hareket eder. Çok samimi olan bu insanın sezgileri de çok güçlü olur, karşısındaki insanları çok derin tahlil eder, olayların çok farklı yönlerini tespit edebilir. Şuuru sürekli açıktır, vicdanı çok açıktır, değişik tehlikelere karşı sürekli tedbir alır. Hayatının her anında Allah’ın rızasını kazanmak için müthiş bir gayret içindedir. Gaflete kapılmaz, rehavete düşmez, hiçbir anını boş geçirmez. Sürekli İslam’ı yaymak için çaba gösterir, tebliğ yapar. Bütün bunları yaparken de her an çok güzel bir ahlak gösterir, son derece tevazuludur ve hoş görülüdür.

Allah Kuran’da muhteşem bir zenginliğe sahip olan Hz. Süleyman’ı örnek verir. Hz. Süleyman müthiş bir teknolojiyle zemini su gibi gözüken bir saray yaptırmıştır. Kuran’da yer alan Hz. Süleyman kıssası bir müslümanın hayatının nasıl olması gerektiğini bize anlatır. Müslüman en güzel evlerde oturur, en güzel giyecekleri giyer, en temiz yiyecekleri yer, en güzel arabalara biner. Son teknolojilerin hepsinden haberdardır, hepsini kullanır. Bu dünyada her şeyin en güzeline Müslümanlar layıktır. Müslüman bütün bu güzelliklerden Allah’ın bir nimeti olduğunu bilerek faydalanır, hepsi içinde Allah’a tek tek şükreder. Ateistleri ve materyalistleri en çok kızdıran da budur. Onlar çok zengin, son derece modern, hem çok güzel, hem de çok asil bir müslümanla karşılaştıklarında inanamayacağınız kadar haset ederler. Çünkü onlara göre bütün bu nimetlere kendileri sahip olmalı Müslüman ise bir lokma ekmekle, bir hırkayla yaşamalıdır. Oysa Kuran’da Allah peygamberimizi de çok zengin yaşattığını bizlere bildirmiştir, peygamberimizin için söylenen “aç yaşıyordu” ifadelerinin hiçbiri doğru değildir.

Ve seni yol bilmez iken, 'doğru yola yöneltip iletmedi mi? (Duha Suresi, 7)

Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi? (Duha Suresi, 8)


Kuran’da Hz. Süleyman’ın muhteşem zenginliğinden bahsedilir, Hz. Süleyman bütün bu malları mülkleri Allah sevgisiyle sevmiştir. Müslümanları ateistlerden ayıran en önemli özelliklerden biri dünya hayatına nefsani olarak bağlanmamaları, her nimeti Allah rızası için sevmeleri, aslının ahirette olduğunu bilmeleridir. Ayrıca gerçek samimi Müslümanlar tüm mallarını, mülklerini Allah yolunda harcarlar, yığıp biriktirmezler, sürekli infak ederler. Onlar infak ettikçe de Allah mallarını arttırır, üzerlerine sürekli bereket yağdırır. İşte Kuran’da tarif edilen Müslüman böyledir, son derece akıllı, güzel, bakımlı, tertemiz, her şeyin en güzeline ve en iyisine layık son derece asil bir insandır.

Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)

Kaynak: (http://www.imanvetefekkursiteleri.com/)

Facebook ve Twitter bataklığına saplanmayın…



Her dönemde insanları oyalayan birçok konu olur, bu dönemde de insanlar bilgisayar oyunlarına, facebook ve twittera tam anlamıyla saplanmış durumdalar. Bilgisayar oyununun başından tam olarak 17 saat boyunca kalkmayan ve adeta büyülenmiş gibi oynayanlar var. Dünya yansa dönüp başlarını çevirmiyorlar. Sanal dünyaya öylesine kendilerini kaptırmışlar ki adeta gerçek dünyadaki kimliklerini ve sorumluluklarını unutmuşlar. Sanal dünyadaki kimliklerine bürünmüşler, orada yaşıyor gibiler.

Facebook ve Twitter’da aynı şekilde, orada da binlerce tanımadığınız insanla arkadaş oluyorsunuz, çok arkadaşı olmak bir prestij meselesi oluyor. İnsanlar “Bana bir twitt geldi bakayım”, “Face’de var mısın” gibi entel entel cümleler kurmaya başlıyor. Facebook’da birine mesaj yazıyor, ondan cevap gelince tekrar yazıyor ve bu saatlerce böyle devam ediyor. Sokaktaki ya da üniversitelerdeki gençlere bakın, hepsi büyülenmiş gibi ellerindeki cep telefonlarına bakıyorlar. Adeta insanlıktan çıkmışlar, sürekli mesaj yazıyor, facebook’dan kendilerine gelen mesajları yanıtlıyorlar.

Facebook ve twitter gibi sitelerde saatler geçirmek, hiç tanımadığınız ya da tanıdığınız insanlarla saatlerce yazışmak, bilgisayarın başından hiç kalkmadan saatlerce oyun oynamak çok ama çok büyük bir vakit kaybıdır. Dünyada kaldığımız zaman o kadar kısa ki, tek bir dakikası bile çok değerlidir. İnsanın boşa geçirecek bir dakikası bile yoktur. Çok kısa bir vakitte Allah’ı razı edece çok fazla iş yapabilirsiniz ve her yaptığınız iş anında ahirete kilitlenir ve sizin amel defterinize işlenir. Ama hayatınızı boş konuşmalarla, boş yazışmalarla tüketirseniz amel defterinizde bomboş olur. Gaflet içinde yaşayıp bütün ömrünüzü tüketirsiniz. Bizler dünyaya oyun oynamaya, oyalanmaya, kendimizi sürekli eğlenmeye gelmedik. Sorumluluklarımız var, Allah’a kul olmakla ve Allah için yaşamakla yükümlüyüz. Bütün bunların yanında dünyada bu kadar açlık, yokluk ve sıkıntı varken bir insan nasıl olup da bu zavallı insanlar için bir şey yapmaz, nasıl olu da günlerini bomboş geçirebilir, bunu vicdanına nasıl sığdırabilir?

Tekrar söylemek istiyorum, dünya hayatı oyun ve eğlence yeri değildir. Bu yüzden kimsenin sizi oyalamasına, çok değerli vaktinizi çalmasına asla izin vermeyin. Siz böyle bir şey yaptığınızda da bundan sorumlu olacağınızı mutlaka bilin. Hayatınızı hep güzelliklerle, çok salih işlerle doldurun ve yaşadığınız çok değerli günü bir daha asla geri getiremeyeceğinizi bilin. Unutmayın ki akıllı insan sürü psikolojisinden kurtulan, vicdanıyla hareket eden, mutlaka yaptığı işin ahirette karşılığını düşünen ve şeytanın aldatmacalarına asla kanmayan insandır.

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Kaynak: http://www.dunyahayati.com/

İnsanlar gülüp oyalanırken üzerlerinden geçtikleri mezarların altı ne kadar da sessiz…



Şöyle bir çevrenize bakın, insanlar nasıl büyük bir hırs içinde görüyor musunuz? Bir ev alayım, bir tane daha alayım, sonra bir yazlık alayım, son model bir arabam olsun, en iyi marka güneş gözlüğü kullanayım, evimdeki mobilyalar Ferre, Versace olsun, en iyi markaları giyeyim, en güzel ve ünlü restaurantlarda yemek yiyeyim, vücudum mükemmel olsun, en iyi spor merkezlerine gideyim, durmadan vücut çalışayım, estetik ameliyat yaptırayım, herkesi kıskandıracak bir hayatım olsun, paraları da bankaya yığayım ve sürekli biriktirmek için de çalışayım. Her yaz en ünlü tatil beldelerine gideyim, akşamları barlarda, gece kulüplerinde gezeyim, tüm hayatımı canımın istediği gibi yaşayayım…

Peki aynı insan her gün mezarların üzerinden geçip işine gitmiyor mu? Bastığı toprağın altında yüzlerce insan son derece sessiz bir şekilde yatmıyor mu? O hırs içinde işine giderken, aklında katılacağı toplantılar, ihaleler, anlaşmalar varken kendisinin de bir gün o toprağın içine gireceğini düşünmüyor mu? Sakıp Sabancı da, Koç’da dünyanın en zenginleri arasındaydılar, ama her insan gibi onlar da şu anda toprağın altındalar. Ne holdingleri, ne yüzlerce çalışanları, ne bankada bekleyen milyonlarca dolar paraları, ne aileleri, yanlarında hiçbir şey olmadan toprağa verildiler. Sadece beyaz, sade ve küçük bir kefenle. Yanlarında hiçbir şey ama hiçbir şey götüremediler.

İnsanlar güle oynaya hırs içinde yaşarken, günlerini gün ederlerken üzerlerine basıp geçtikleri mezarların içleri tam anlamıyla sessizdir. Artık o insandan geriye nerdeyse hiçbir şey kalmamıştır. Ne neşe dolu kahkahalar, ne marka gözlükler, ne özenle bakılmış beden, ne giyilen marka kıyafetler, ne sürülen parfümler… O insandan geriye sadece bir avuç kemik kalır. Dünyada yaşayan her insanın son hali bu şekilde olacaktır ve her insan ahirete yalnızca Allah için yaptığı salih amellerini ve takvasını götürecektir. Bir insan dünyada ne kadar güzel olursa olsun, ne kadar ihtişamlı olursa olsun mezardaki hali son derece ibret vericidir. Ne bakabilir, ne yanına yaklaşabilirsiniz.

Bütün bunlar dünya hayatını yaşamanın ne kadar anlamsız olduğunu bize gösterir. Hayat her an bize ne kadar boş olduğunu hatırlatır. Kanser olmuş bir hasta, bütün malını mülkünü kaybetmiş bir iş adamı, yatağında ölümü bekleyen bir hasta, yolda trafik kazası geçirip ölmüş bir insan bize hep dünyanın geçiciliğini hatırlatır. Fakat insanlar o kadar yoğun bir gaflet içinde yaşarlar ki, bu derin uykudan bir türlü uyanmazlar ve uyanmak da istemezler. Gayrettepe’de mezarlığın kapısında yazan “her nefis ölümü tadıcıdır” ayetini her gün yüzlerce insan okuyarak yanından geçer, kimi de okumamak için yüz çevirir. İçlerinden çok ama çok azı “bende bir gün öleceğim ve bütün bu hırs yaptığım dünyayı ardımda bırakıp gideceğim” diye düşünür.

Adeta bir göz çarpması olarak geçen dünya hayatımızın sonunda hepimiz Allah’ın huzurunda duracağız ve dünyada yaptıklarımızın hesabını vereceğiz. Dünya için yaşayan tamamen bomboş bir şekilde Allah’ın huzuruna başını öne eğmiş bir şekilde gelecek ve sonsuza kadar dünyayı tercih ettiği için pişman olacak. Dünya hayatı boyunca Allah için yaşayan, O’nun emirlerine uyan, dinimizi anlatan, salih amellerde bulunan, ibadetlerini yapan, aşkla ve şevkle Allah’ı seven de o gün Allah’ın huzuruna güvenle gelecek ve sonsuza kadar ne kadar doğru bir seçim yaptığı için her gün Allah’a şükredecektir. Önemli olan mutlaka ama mutlaka gaflette olan milyonlarca insanın arasından kurtulmak ve gerçek yaşamın ahiret olduğunun mutlaka şuuruna varmaktır.

Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?"

Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor."

Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz, "

"Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Mü'minun Suresi, 112-115)


Kaynak: http://www.yaklasanolumani.com/

Allah inancı olan bilim adamı her keşfinde büyük bir hayranlık duyar



Yazılarımda her zaman söylüyorum, din ile bilim iç içedir. Din bilimi daima teşvik eder, araştırmayı, öğrenmeyi öğütler. Çünkü ancak sürekli araştıran bir insan kâinatta Allah’ın delillerini bulabilir. Her bulduğu delil onu başka bir delile ve uçsuz bucaksız bir dünyaya götürür. Zaten bu yüzden bilim adamları keşfettikleri her yeni buluşta daha yolun en başında olduklarını, daha keşfedilecek ve öğrenilecek binlerce detay olduğunu hissederler. Çünkü Allah sonsuz akıl sahibidir ve en küçük zerrede bile binlerce detay yaratarak sonsuz aklını tecelli ettirmiştir. Allah inancı olan bir bilim adamı her yeni keşfinde Allah’ın bu detayları ince ince hesaplandığını ve bunları kendisine buldurduğunu hisseder ve çok yoğun bir heyecan duyar. Ancak Allah’ın dilediği kadarını keşfedebileceğini de bilir.

Akıl ve vicdan sahibi bir bilim adamı her keşifte Allah’ın varlığının delillerini görür. Mesela gözün yapısını incelediğinde muazzam bir detayla karşılaşır. Gözdeki son derece kompleks yapıyı gördüğünde bunun hiçbir şekilde tesadüfler sonucunda oluşamayacağını anlar. Göz kırk tane organelin bir araya gelmesiyle oluşan bir organdır. Bu organellerin sadece bir tanesi olmasa göz çalışmaz. Bu da hepsinin aynı anda yaratıldığını gösterir. Göz hiçbir zaman evrimcilerin söylediği gibi uzun süreçler içinde mutasyonlarla oluşmamıştır, aniden ve kusursuz bir şekilde yaratılmıştır. Gözün çalışma sistemini gören ve inceleyen bir bilim adamının Allah’a olan hayranlığı da kat kat artacaktır. Aynı şekilde kalbi, beyni, böbrekleri, damarları inceleyen diğer bilim adamları da Allah’ın bu kadar detaylı ve mükemmel yaratışının karşısında hayranlıklarını ifade etmektedirler.

Kainatı inceleyen bilim adamları da birbirine geçmiş yüzlerce galaksi, ihtişamlı yıldızlar, karadelikler, süpernovalar ile karşılaşacaklar ve evren de milimetrik bir düzen olduğunu fark edeceklerdir. Uçsuz bucaksız uzayda da müthiş bir denge sağlanmış, her detay çok ince düşünülüp planlanmıştır. Bütün bunlar kuşkusuz sonsuz akıl sahibi olan Allah’a aittir. İnsan kendisine verilen son derece sınırlı bir akılla keşif yapmakta yalnızca kendisine izin verildiği kadarını görüp keşfedebilmektedir. Uzay, evren, kâinat daha insanın keşfedemediği ve belki de hiçbir zaman keşfedemeyecek olduğu milyonlarca sırla doludur.

Allah’a inanan bir bilim adamı sürekli bilimsel araştırmalar yapmak ve evrenin sırlarını keşfetmek için çok istekli olur. Çağımızın en büyük dehası olarak kabul edilen Albert Einstein bir yazısında iman eden bilim adamlarının dinden aldıkları bu ateşleyici gücü şöyle dile getirmiştir:

"Ben şunu iddia edebilirim ki, dini, kozmik yönden sezişler, bilimsel çalışmalarda çok daha kuvvetli hissedilmektedir. Şüphesiz ki bu duyguyu, bilimsel zihniyeti ile ilk kuranlar en kuvvetli sezmişlerdi. Evrenin yapısını, bilimsel ve akılcı bir şekilde anlamak, insana en derin iman duygusu verir. Yıllarca mesai sonunda kavradıkları evren anlayışı, Kepler ve Newton'a böyle derin duygular vermiştir.

Bilimsel araştırmaların yalnız pratik alanında kalanlar, bu konuda her zaman her yerde yanlış açıklamalara düşmüşlerdir. Ancak hayatlarını tamamen bilimsel araştırmalara vermiş olanlarındır ki, bu seziş ve ilham, kalplerine dolar ve ancak bu çapta adamlardır ki, binbir güçlüğe rağmen bu aramalarına devam ederler. Onlar bu kuvveti din duygusundan alırlar. Bir çağdaşımız pek doğru olarak şöyle demiştir: Bizim materyalist çağımızda en derin din duygusunu, pozitif bilim yolunun ilk arayıcıları sezmişlerdir."

Johannes Kepler Yaratıcı'nın eserlerindeki lezzeti tatmak için bilimle ilgilendiğini söylerken, tarihin en büyük bilim adamlarından biri olan Isaac Newton ise bilimsel araştırmalarını yapma çabasının ardındaki sebebin Allah'ı bulup tanımak isteği olduğunu ifade etmiştir.

Gerçek bir bilim adamı Allah'ın ihtişamla yarattığı kanunlardan ve olaylardan etkilenerek, daha fazlasını keşfetme isteği duyan kişidir. Her yeni keşif onu hep aynı noktaya getirir, her yolun sonu aynı kapıya çıkar. Bilim adamı her keşfin sonunda mutlaka Allah’ı bulur ve tüm kâinatın boş bir amaçla yaratılmadığını çok iyi kavrar…

Kaynak: http://www.imanedenbilimadamlari.com/

Yazılarımla birlikte çok farklı konularda hazırladığım çok güzel galerilerimi mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Ayrıca http://blog.milliyet.com.tr/Arsiv.aspx?UyeNo=1589933&KategoriNo=66 sayfamda Kitap bölümüne açtığım kitapların hepsini ismini yazarak ücretsiz internetten okuyabilirsiniz.

Cehennemin en alt tabakasında kimler olacak?



Cehennem tabaka tabaka yaratılmıştır. Cehennemde de tıpkı dünyada olduğu gibi bir yaşam vardır, fakat buradaki yaşam insanların hiç tahmin edemeyeceği kadar ızdıraplı ve acı vericidir. İnsanlar dünyada işledikleri günahlara göre ayrılıp sonsuza kadar içinde kalacakları ve Allah’ın dilemesiyle asla çıkamayacakları azap bölgesine gönderilirler. Allah Kuran’da cehennemde ateşten yataklardan, insanların bağlandığı sütunlardan ve durmadan yüzleri yalayan bir ateşten bahseder ve insanları uyarır. Cehennemin en alt tabakasında kimlerin olacağı da ayette şöyle bildirilir:

Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın. (Nisa Suresi, 145)

Ayette bildirildiği gibi cehennemin en alt tabakasında olacak olan ve en şiddetli acıyı çekecek olan münafıklardır. Münafıklar, müminlerin yanına geldiklerinde Allah’a ve Kuran’a bağlı olduklarını söylerler, fakat aslında içten inkâr ederler. Görünüşte onlarda namaz kılar, oruç tutar, müminlerle birlikte Allah yolunda mücadele ediyor gibi görünürler. Fakat asıl amaçları Müslümanlara zarar vermek, Müslümanlarla ilgili bilgileri inkâr edenlere vermek ve onların mutlaka dağılmasını sağlamak, bu uğurda yoğun bir gayret göstermektir. Allah ayetinde münafıkların önce kesin olarak ahid verdiklerini sonra da bozduklarını şöyle bildirir:

Ki (bunlar) Allah'ın ahdini, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozarlar, Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Kayba uğrayanlar, işte bunlardır. (Bakara Suresi, 27)

Münafıklar hem Müslümanların içinde yaşayıp hem inkâr edenlerle dostluk kurarlar, sürekli fitne ve bozgunculuk çıkarırlar, Müslümanların yerlerini ihbar ederler. Allah yolunda mücadele etme ve infak etme konusunda da son derece isteksizlerdir. Münafıklar ayrıca sürekli yakalanma korkusu içindedirler, her çağrıyı kendi aleyhlerine zannederler. Şeytanın pisliği ruhlarını kapladığı için içleri sürekli korku doludur, vesvese ve gerilim içinde yaşarlar.

Gerçekten sizden olduklarına dair Allah adına yemin ederler. Oysa onlar sizden değildirler. Ancak onlar ödleri kopan bir topluluktur. (Tevbe Suresi, 56)

Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah'ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak çok az anarlar. (Nisa Suresi, 142)


Münafık sözde Allah’ı ve iman edenleri aldattığını sanır. Oysa yalnızca kendisini aldatır, fakat şuurunda değildir. Peygamberimiz döneminde de diğer peygamberlerin döneminde de münafık her zaman olmuştur. Hz. İsa’nın yerini ihbar edende bir münafıktır. Hz. Mehdi döneminde de çok azılı münafıklar olacak, Hz. Mehdi hem münafıklarla hem de inkâr edenlerle mücadele edecek ve hepsine üstün gelecektir. Münafıklar hem bu dünyada hem ahrette aşağılanacaklardır. Hz. Musa devrinin münafıkları, Hz. İbrahim devrinin münafıkları, peygamber efendimiz devrinin münafıkları, Mehdi devrinin münafıkları hepsi bir araya getirilecek yerin en alt tabakasına cehennemim en alt tabakasına indirileceklerdir. Burada hiç beklemedikleri kadar zorlu ve ıstıraplı bir hayatla tanışacaklardır. Bu kapkaranlık, izbe, kirli, magmanın ateşinin pis kokusunun duyulduğu ve sürekli ateşin olduğu yere sonsuza kadar atılacaklardır. Burada çekecekleri en büyük azaplardan biri de cennette sonsuz nimetler içinde yaşayan Müslümanları her gün seyredip sonsuz bir pişmanlık duymaları olacaktır.

(Allah) Dedi ki: "Az bir süre (bekle), onlar gerçekten pişman olacaklar." (Mü'minun Suresi, 40)

Kaynak: http://www.munafikkarakteri.com/


Yazılarımla birlikte çok farklı konularda hazırladığım çok güzel galerilerimi mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Ayrıca http://blog.milliyet.com.tr/Arsiv.aspx?UyeNo=1589933&KategoriNo=66 sayfamda Kitap bölümüne açtığım kitapların hepsini ismini yazarak ücretsiz internetten okuyabilirsiniz.

Sadece ''Müslümanım'' demek yetmez



Çoğu insan sedece iman edip bir köşeye çekilmenin yeterli olduğunu düşünüyor, sorduğunuzda Allah’a inandığını söylüyor, ibadetlerini yapıyor ama tüm hayatı boyunca işine gücüne bakıyor. Ticaretle ilgileniyor, ailesiyle ilgileniyor, sonuçta iman etmeyenlerden farkı ibadetleri yerine getirmesi oluyor. Hâlbuki gerçekten iman etmek tam anlamıyla Allah için yaşamaktır. Böyle bir dönemde adeta sahabe ahlakı göstermek, varını yoğunu Allah yolunda harcamak, insanları büyük bir gayretle ve şevkle İslam’a davet etmek gerekir.

İnsanlara iyi olanı emretmek ve onları kötü tavırlardan sakındırmak her Müslüman’ın sorumluluğudur. Doğruyu ve hakkı bilen herkes, diğer insanlara bildiklerini, Kuran’ın hükümlerini anlatmakla yükümlüdür. Bu nedenle dini anlatmak ve insanları Allah'a imana davet etmek sadece elçilerin değil, iman eden her insanın yerine getirmesi gereken ibadetlerden biridir. Allah insanları dine davet ederek, onlara doğru yolu göstermenin, ahiret hayatındaki sonsuz kurtuluşun yolu olduğunu bildirmiştir:


Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)

Bir insanın sadece diliyle Müslüman olduğunu söylemesi tek başına yeterli değildir. Çünkü iman etmek, dil ile tasdik etmenin yanında Allah'ın emrettiği din ahlakını fiili olarak yaşamak ve yaşatmakla mümkün olur. Allah Kuran'da iman eden insanları şu özellikleriyle tarif etmiştir:

Din ahlakının yaşanması için çaba gösteren, gerektiğinde dinin menfaati için kendi çıkarlarından özveride bulunan, nefsinin bencil tutkularını yenen, başkalarının hatalarını bağışlayabilen, öfkesini tutup itidalli davranabilen, ihtiyaç içinde olsa bile başkaları için fedakârlıkta bulunabilen, malını Allah yolunda harcayan, sabreden, dinin yayılması için gece gündüz İslam'ı tebliğ eden, Allah'ı çok anan, ibadetlerini titizlikle yerine getiren, herhangi bir haksızlıkla karşılaştığında itidalini kaybetmeyen, adaletli ve bunun gibi daha pek çok konuda çaba harcayan kimseler...

Kim de ahireti ister ve bir mü'min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 19)

Dikkat edilirse bütün bu sayıların hiçbirisi sadece sözle yerine getirilebilecek konular değildir. Yani insanın fiili bir çaba içinde olmadan, "ben çaba harcıyorum" demesinin bir anlamı olmaz. Ya da malını harcamadan, "ben malımı ihtiyaç olduğunda veririm" demesi yeterli olmaz. Bu nedenle "ben Müslümanım" demek belki iman etmenin ilk aşamasıdır, ancak gerçek iman ancak Allah'ın hükümlerini tümüyle yaşamakla mümkün olur. Kuran'da bu konu şöyle açıklanmıştır:

Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir? (Fussilet Suresi, 33)

Kendisinin çok samimi olduğunu düşünüp Allah yolunda hiç gayret etmeyen, dini anlatmayan, sessizce köşesine çekilip diğer Müsüman’ların mücadelesini izleyenler var. Böyle kişiler ahrette hiç ummadıkları bir karşılık alabilirler. Bu yüzden her Müslüman gerçekten çok samimi olmalı, sadece ve sadece Allah için yaşamalıdır.

Kaynak: http://www.imanisiteler.com/

Yazılarımla birlikte çok farklı konularda hazırladığım çok güzel galerilerimi mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Ayrıca http://blog.milliyet.com.tr/Arsiv.aspx?UyeNo=1589933&KategoriNo=66 sayfamda Kitap bölümüne açtığım kitapların hepsini ismini yazarak ücretsiz internetten okuyabilirsiniz.

Evrimin Moleküler Açmazı – Video



Bugün blog yazarlarıyla evrim teorisinin moleküler anlamda nasıl çöktüğünü anlatan bir video paylaşmak istiyorum. Biliyorsunuz evrim teorisi ile ilgili yapılan programlarda evrimciler bir türlü evrimin nasıl oluştuğunu açıklayamıyorlar. Tek bir hücrenin tesadüfen meydana geldiğini, daha sonra bunu diğer hücrelerin takip ettiğini ve canlılığın böyle tesadüfler zinciri sonucunda oluştuğunu ileri sürüyorlar. Oysa 21. Yüzyıl bilimiyle daha tek bir hücreyi bile tesadüfle oluşturamadılar. Yaptıkları araştırmalar sonucunda sadece hücrenin ne kadar kompleks bir yapıya sahip olduğunu gördüler. Öncelikle videoyu bu linkten seyredebilirsiniz: http://www.dailymotion.com/video/x2qox0_evrymyn-molekuler-acmazi1-hucrenyn_creation

Rus evrimci Alexander I. Oparin evrim teorisinin daha hücrenin oluşumunda çöktüğünü şöyle açıklar: Maalesef hücrenin meydana gelişi evrim teorisinin tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır.

Evrim teorisinin çöküşünü belgeleyen videoları sizlerle paylaşmaya devam edeceğim, böylelikle 21. yüzyıl bilimi ile evrim teorisinin nasıl hiçbir delili olmadığını, milyonlarca fosilin yaratılışı ispat ettiğini herkese göstermek istiyorum.

Kaynak: http://www.evrimteorisi.info/

Siirtte bebeklere tecavüz terörü bize hala bir şey anlatmıyor mu?



Türkiye Siirt’te yaşanan tecavüz haberi ile çalkalanırken dün bu sefer daha da dehşetli bir haber geldi. Bu sefer 8 ilkokul öğrencisi 2 yaşında ve 3 yaşında çocuğa tecavüz edip derede boğmaya çalıştılar. Yine aynı öğrenciler 15 yaşındaki genç bir kızın uygunsuz fotoğraflarını çekip onu tehdit ederek kendilerine küçük çocuk getirmesini istediler! Düşünebiliyor musunuz daha ilkokul öğrencisi olan bu çocuklar uygunsuz fotoğraf çekip bir kıza şantaj yapabiliyorlar, küçücük bir çocuğa hep birlikte tecavüz edebiliyorlar sonra da bu zavallı çocuğu hep birlikte derede boğabiliyorlar ve ertesi gün tekrar aynı vahşeti yapmak için yeni bir hedef arıyorlar! Ve içlerinden birinin bile vicdanı sızlamıyor!

Şimdi Türkiye şok olmuş bir şekilde yaşanan bu vahşeti seyrediyor ve bütün bunların nasıl yaşandığına şaşırıyor. Peki neden şaşırıyor? Neden şimdi “nasıl tedbir alalım” diye düşünüyor? Neden şimdi “bu çocukları nasıl topluma kazandırırız” diye düşünüyor? Artık iş işten geçmedi mi? Artık karşınızda bir insan yok ki, adeta canavarlaşmış bir beden var, hayvandan farkı olmayan, tamamen dürtülerle hareket eden, içinde hiçbir vicdan kıpırtısı olmayan. Bu çocuklar tam anlamıyla maneviyattan, Allah korkusundan, Kuran’dan habersiz yetiştirilmiyorlar mı? Daha küçük yaştayken bu küçük çocuklara güzel ahlak, sevgi, şefkat, merhamet, dostluk, ahiret inancı öğretiliyor mu? Hiçbir şey öğretmediğiniz, tam anlamıyla materyalist yetiştirdiğiniz çocukların nasıl olmasını, nasıl davranmasını bekliyorsunuz? İşte kimi böyle canavarlaşıyor, kimi son derece acımasız sadece kendisini düşünen bir insana dönüşüyor, “benden başka bütün dünya yansın umurumda değil” diyor, kimi yerde yatan bir insan gördüğünde üzerinden atlayıp geçiyor, kimi çekip tüm ailesini vuruyor, katlediyor. Türkiye’de bunlarla karşılaştığı zaman şaşırıp duruyor. Söylediğim gibi ne bekliyorsunuz ki, bir çocuğa nasıl bir eğitim nasıl bir ahlak anlayışı verdiniz ki şimdi şaşırıp duruyorsunuz?

Daha önceki yazılarımda bütün bunların çözümünün Doğu Anadolu’da maneviyatı arttıracak yoğun bir program yapılması olduğunu yazmıştım. Bunun için öncelikle TRT Şeş kanalında dini eğitim veren, Kuran ahlakının anlatıldığı çok hikmetli ve güzel programlar hazırlanabilir. Burada çok değerli profesörler, din âlimleri konuşabilir, halkı bilinçlendirebilir. Halkımıza yine maneviyatlarını arttırmaları için ücretsiz kitaplar dağıtılabilir, ücretsiz konferanslar düzenlenebilir. Oradaki insanlar materyalist zihniyetten biran önce kurtarılmalı, dine, imana ve güzel ahlaka döndürülmelidir. Ard arda yaşanan vahşetlerin tek çözümü budur. Bu yapılmadığı takdirde Türkiye yaşanacak olan yeni saldırılara hazırlıklı olmalı ve hiçbir şekilde şaşırmamalıdır. Ancak bir toplumu küçük yaşta Kuran ahlakıyla, imanla, Allah korkusuyla, ahiret inancıyla yetiştirirseniz o zaman o insanın vicdanlı, güzel ahlaklı ve dürüst olmasını bekleyebilirsiniz. Aksi taktirde Allah’tan habersiz, tam anlamıyla materyalist, çıkarcı, zorba ve insanlıktan çıkmış bir toplumda yaşamak durumda kalırsınız ve her gün birbirinden dehşet verici olaylara işte böyle şahit olursunuz.

http://www.kuranahlaki.com/

Yazılarımla birlikte çok farklı konularda hazırladığım çok güzel galerilerimi mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Ayrıca http://blog.milliyet.com.tr/Arsiv.aspx?UyeNo=1589933&KategoriNo=66 sayfamda Kitap bölümüne açtığım kitapların hepsini ismini yazarak ücretsiz internetten okuyabilirsiniz.

Bediüzzaman Risalelerde Mehdi’nin şahıs olarak geleceğini 63 kere söylüyor



Üstadın, Risale-i Nur Külliyatı'nda 63 defa Hz. Mehdi'nin bir şahıs, bir zat, bir insan olarak geleceğini ifade etmesine rağmen bazı Nur talebesi kardeşlerimiz Hz. Mehdi’nin bir şahıs olarak geleceğini kabul etmek istemiyorlar. Kimi Bediüzzaman’ın Hz. Mehdi olduğunu söylüyor, kimi Hz. Mehdi’nin şahsı manevi olduğunu söylüyor. Oysa Bediüzzaman Risalelerde ahir zamanda gelecek olan Hz. Mehdi’den çok detaylı bahsetmiştir. Bu kişi Hz. İsa ile birlikte tüm dünyaya İslam’ı hâkim edecektir. Sait Nursi bu kişinin Risalelerden yararlanacağını, materyalizmi tam anlamıyla çökerteceğini de bildirmiştir. Bediüzzaman Hz. Mehdi olmadığını bizzat kendisi ifade etmiş, talebelerinden Seyyid Salih Özcan’a “Keçeli, Keçeli, ben görmeyeceğim ama sen Hz. Mehdi’yi göreceksin” demiştir.

Sait Nursi Barla Lahikasın’da ahir zamanda gelecek Hz. Mehdi’nin bir neferi olduğunu söylemiştir. Yine ahir zamanda gelecek Hz. Mehdi’den “acip şahıs” diye şöyle bahsetmiştir.

Senin şu âciz ve fakir ve hiç ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkinde olarak, kendimi o gelecek adam olduğumu iddia edemem, hiçbir cihette liyakatim yoktur. FAKAT O İLERİDE GELECEK ACİP ŞAHSIN (12. TEKRAR) BİR HİZMETKÂRI VE ONA (13. TEKRAR) YER HAZIR EDECEK BİR DÜMDÂRI VE O BÜYÜK KUMANDANIN (14. TEKRAR) PÎŞDÂR BİR NEFERİ OLDUĞUMU ZANNEDİYORUM. Ve ondadır ki, sen de yazılan şeylerden o acip kokusunu aldın. (Barla Lahikası, sf. 162)

Bediüzzaman yine Mektubat isimli eserinde Kutb-u Azam olarak bir zatın yani Hz. Mehdi’nin geleceğini şöyle ifade etmiştir:

AHİR ZAMANIN EN BÜYÜK FESADI ZAMANINDA, ELBETTE EN BÜYÜK BİR MÜÇTEHİD (15. TEKRAR), HEM EN BÜYÜK BİR MÜCEDDİD (16. TEKRAR), HEM HAKİM (17. TEKRAR), HEM MEHDİ (18. TEKRAR), HEM MÜRŞİD (19. TEKRAR), HEM KUTB-U AZAM (20. TEKRAR) OLARAK BİR ZAT-İ NURANİYİ (21. TEKRAR) GÖNDERECEK VE O ZAT (22. TEKRAR) DA, EHL-İ BEYT-İ NEBEVİDEN OLACAKTIR. (Mektubat, 425-426)

Nur Talebesi kardeşlerimiz Bediüzzaman’ın eserlerini incelediklerinde tam 63 yerde Hz. Mehdi’den bahsedildiğini göreceklerdir. Böyle önemli bir gerçeği tüm Müslüman kardeşlerimizin kabul etmesi ve birbirlerine bu konuda destek olmaları, birlik olmaları gerekmektedir. İslam şu ana kadar tüm dünyaya hâkim olmadığına göre Bediüzzaman’ın söylediği gibi bu şerefli görevi Hz. Mehdi ve Hz. İsa birlikte yerine getireceklerdir. Bu gerçekleri şimdi kabul etmek istemeyenler Hz. Mehdi’yi ve Hz. İsa’yı karşılarında gördüklerinde hiçbir açıklama getiremeyecekler. Bu yüzden bize düşen tüm Müslüman kardeşlerimizi bu hakikatler ile ilgili bilgilendirmek ve gerçekleri mutlaka görmelerini sağlamaktır.

Kaynak: kutubisittedemehdiveisa.com

Kehf Suresinden Ahir Zamana İşaretler – E Book



Bildiğiniz gibi Kuran’da geleceğe dair işaretler ve üzerinde düşünülmesi gereken birçok sır yer alıyor. Bu sırlardan bazıları da Kefh Suresinde gizlenmiş. Kefh Suresi’nde aynı zamanda ahir zamanda yaşanacak olaylardan bahsediliyor. Bu mükemmel kitabı internete ismini yazarak hiçbir ücret ödemeden okuyabilirsiniz. Kitabı okuduğunuzda Kefh suresinde yer alan sırları öğrenecek ve gerçekten çok şaşıracaksınız.

Kehf Suresi'nde, ahir zamanda çıkacak olan Deccal'den ve onun yeryüzüne yaymak istediği dinsizlik akımlarından korunmak ve insanlığa bela getirecek olan bu fitneye karşı mücadele edebilmek için gerekli işaretler, ayrıca Müslümanların alması gereken derslerde bulunuyor.

Kitapta yer alan bazı bölümler şunlar: Giriş, Kefh Suresinden Ahir Zamana İşaretler. Bu kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Kuran’ın sırlarını öğrenebilmeniz için çok güzel hazırlanmış bir eser.

Yazılarımla birlikte çok farklı konularda hazırladığım çok güzel galerilerimi mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Ayrıca http://blog.milliyet.com.tr/Arsiv.aspx?UyeNo=1589933&KategoriNo=66 sayfamda Kitap bölümüne açtığım kitapların hepsini ismini yazarak ücretsiz internetten okuyabilirsiniz.

Tüm Türkiye’de neden fosil sergileri yapılmasın?



Bildiğiniz gibi geçtiğimiz yıllarda tüm Türkiye çapında yaratılışçılar tarafından fosil sergileri düzenlendi. Konferans salonlarında, metrolarda, restaurantlarda, caddelerde, alışveriş merkezlerinde kısaca her yerde fosil sergisi ile karşılaşabiliyorduk. Üstelik bu fosil sergileri son derece profesyonel hazırlanmıştı. Çok kaliteli afişler ve hiç değişmeyen milyonlarca yıllık fosiller özel camekânlı kutularda sergileniyordu. Böylece insanlar hayvanların ve bitkilerin milyonlarca yıl geçmesine rağmen hiç değişmediğine kendi gözleriyle şahit oluyorlardı. Hatta çok dikkatimi çeken bir diğer uygulama ise milyonlarca yıllık fosil ile günümüzde yaşayan canlı halinin yan yana sergilenmesiydi. Mesela milyonlarca yıllık bir kaplumbağa fosilinin yanına günümüzde yaşayan ve canlı örneği yan yana konmuştu, böylece insanlar canlıların hiç değişmediğini, yani evrim geçirmediklerini gözleriyle görüyor ve aynı zamanda evrime inanmadıklarını ifade ediyorlardı.

Söylediğim gibi bu fosil sergileri sadece İstanbul’da değil tüm Türkiye’de gerçekleştirildi ve binlerce insan tarafından ziyaret edildi. Fakat şimdi duyduğum kadarıyla fosil sergisi açmak iyice zorlaşmış. Bunun nedeni de evrimcilerden gelen tepkilermiş. İşte ben böyle bir uygulamayı gerçekten anlayamıyorum. Eğer evrimcilerde kendilerine güveniyorlarsa onlarda sergi açsınlar, hatta Taksim Meydanı’nda düzenlesinler ve söyledikleri gibi yüzlerce ara formu her yerde sergilesinler. Biliyorsunuz evrim teorisine göre canlılar birbirine dönüşürken fosil katmanları arasında binlerce ara form olmalı. Kolları yarı gelişmiş, bacakları yarı gelişmiş, güya balıktan sürüngene dönüşmek üzere, güya sürüngenden kuşa dönüşmek üzere son derece ucubik, yamuk yumuk canlı fosilleri bulunmalı. Fakat yok, hem de bir tane bile yok! Bu yüzden de evrimciler tek bir ara fosil gösteremiyorlar. Bulunan fosil kayıtlarının hepsi son derece düzgün ve mükemmel yaratılmış canlılara ait.

Darwin’de yeryüzü katmanlarında neden böyle ara geçiş formlarının bulunmadığına hayret ediyor ve bu hayretini şöyle dile getiriyor:

Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır. Charles Darwin, The Origin of Species, s. 172, 280

21. Yüzyıl Türkiye’si son derece demokratik olmalı, kişilerin hak ve özgürlükleri hiçbir şekilde kısıtlanmamalı. Avrupa Birliği’ne girme düşüncesinde olan Türkiye’nin her bireyi bütün düşüncelerini özgürce ifade edebilmeli, kitap yazabilmeli, sergi düzenleyebilmeli. Ve diğer insanlarda bu yazıları, kitapları okuyabilmeli, televizyon programlarını seyredebilmeli, sergileri gezebilmeli ve daha sonra da özgürce düşüncelerini açıklayabilmeli. Hiçbir konuda asla baskı ortamı oluşturulmamalı, herkes istediği görüşe inanmalı. Ancak bu şekilde demokratik bir ülkeye sahip olabiliriz, baskıyla, yasaklamayla, zorlaştırmalarla hiçbir yere varamayız. Hiçbir yere varamadığımız gibi insanların gerçekleri görmesini de engelleyemeyiz…

Bu yazıma canlıların nasıl hiç değişmediğini gösteren milyonlarca yıllık fosil resimleri ekleyeceğim, bu galeriyi de ziyaret edebilirsiniz.

Kaynak: www.evrimteorisi.info

Yazılarımla birlikte çok farklı konularda hazırladığım çok güzel galerilerimi mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Ayrıca http://blog.milliyet.com.tr/Arsiv.aspx?UyeNo=1589933&KategoriNo=66 sayfamda Kitap bölümüne açtığım kitapların hepsini ismini yazarak ücretsiz internetten okuyabilirsiniz.