25 Mart 2010 Perşembe

En çok kızdırıcı olan ne biliyor musunuz?



Şimdi bir insan düşünün, dünyaya gözlerini açıyor. Rahat rahat nefes alıyor, yiyor, içiyor, yürüyor, düşünüp konuşabiliyor. Topraktan birçok çeşitli muhteşem meyveler, sebzeler çıkarılmış, emrine etler, türlü türlü içecekler sunulmuş. Bu insan sofranın başına geçiyor, önüne serilmiş bu nimetlerden yıllarca yiyip içiyor. Çeşitli güzel kıyafetler giyiyor, parfümler kullanıyor, son teknoloji ile üretilmiş arabalara biniyor, uçakla dilediği ülkeye seyahat ediyor. Çevresine baktığında ise muhteşem bir dünya var, birbirinden olağanüstü hayvanlar ve bitkiler yaratılmış, harika denizler, gökyüzü, dağlar, ormanlar, olağanüstü güzellikte çiçekler ve bahçeler...

İşte bu adam böyle bir dünyaya gözlerini açıyor ve nerdeyse 60-70 yıl bütün bu nimetlerden sonuna kadar yararlanıyor. Ömrü boyunca hep daha fazlasını istiyor. Bedeni daha güzel olsun istiyor, daha iyi bir ev ve araba istiyor, eş ve çocuklar istiyor, bankaya yığınla para yığmak istiyor, sürekli seyahatlere gitsin, yesin, içsin, eğlensin ve gününü gün etsin istiyor ve bunların çoğunu da elde ediyor. Fakat en çok şaşırtıcı olan ne biliyor musunuz, ya da en çok kızdırıcı olan? Bu insan bu kadar yıllık ömrü boyunca bu sofraları bana kim hazırladı demiyor. Sofraya oturup yiyip içip arkasını dönüp gidiyor, muhatap bile olmuyor. Bütün o yediği içtiği nimetlerin kendisine Allah tarafından verildiğinden haberi bile yok. Ömrü boyunca kalbi atıyor, yürüyor, koşuyor, spor yapıyor, bütün bunları yine Allah’ın kendisine verdiğinden haberi bile olmuyor. Kendisinin haberi bile yokken onu yoktan var eden, kalbini, bütün beyin hücrelerini, damarlarını yaratan Allah’ı inkar ediyor ve görmezden geliyor.

Dünyadaki her şey ama her şey Allah’ı hatırlatırken bir insanın Allah’ı hiç düşünmemesi ve Allah’ı fark edememesi tarif edilemeyecek kadar şaşırtıcı bir olaydır. Bu insan öyle derin bir gaflette yaşamaktadır ki uyandırmanız mümkün olmaz. Ne söylerseniz söyleyin, ne kadar yaratılışa dair delil gösterirseniz gösterin bütün söylediklerinizi çok normal ve sıradan karşılar. Kalbinde en ufak bir heyecan ve sevgi oluşmaz. Bütün bu kâinatın aslında sadece kendisi için yaratıldığını fark edemez. Nimetlere şükretmek aklına bile gelmez. Şimdi bir an için durup düşünün. Siz bir insana mükemmel bir ziyafet hazırlıyorsunuz, bunun için emek veriyorsunuz ve bunu ölene kadar yapıyorsunuz ama o size bir kere bile teşekkür etmeden bütün verdiklerinizi alıyor ve arkasını dönüp gidiyor. Şimdi bunun ne kadar kızdırıcı olduğunu kavrayabiliyor musunuz?

Bu kadar delil varken, tüm kainat Allah’ın binlerce delili ile dolu iken bir insanın Allah’tan habersiz yaşaması yalnızca onun öyle yaratıldığının delilidir. Çünkü aksi taktirde insanın bu olağanüstülüğü görmemesi mümkün değildir, heyecanlanmaması, kalbinde Allah’a karşı derin bir sevgi oluşmaması mümkün değildir. İnsanın Allah’a iman etmesi için tek bir tohumun toprağa atıldığında yüzlerce metrelik bir ağaca dönüşmesi bile yeterlidir. Ama kâinat birbirinin içine geçmiş galaksilerden, yıldızlardan tutun da, atoma, DNA’ya, hücreye kadar milyonlarca mükemmel detaylarla doludur. İşte bütün bunların içinde yaşayıp da gözleri kör olan, kulakları sağır olan milyarlarca insan Kuran’da şöyle tarif edilir:

Biz önlerinde bir sed, arkalarında bir sed çektik. Böylelikle onları örtüverdik, artık görmezler. (Yasin Suresi, 9)

Kendilerini uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir; inanmazlar. (Yasin Suresi, 10)

Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)

Allah dünya hayatında Kendisini unutan, hiç şükretmeyen insanların ahirette hiç konuşamayacaklarını bildirir. Bu ne demek biliyor musunuz? Allah bu milyarlarca insanın mazeretlerini hiç dinlemeyecek, onların sonsuza kadar konuşmalarına izin vermeyecek demektir. Bu da hiç bitmeyecek bir pişmanlık anlamına gelir. Allah sonsuz adalet sahibidir, her topluluğa bir uyarıcı gönderir. Ömürleri boyunca birçok şekilde kendilerini uyarır, çeşit çeşit imtihanlarla onların düşünmelerini sağlar. Buna rağmen direnen, yüz çeviren ve Allah’ı görmezden gelen insan ahirette kendisine verilen azabı hak etmiş olacaktır…

Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir değere karşılık satanlar... İşte onlar; onlar için ahirette hiçbir pay yoktur, kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz, onları gözetmez ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azap vardır. (Ali İmran Suresi, 77)

Kaynak: www.nedenvariz.com

24 Mart 2010 Çarşamba

Her Akşam Adnan Oktar İle Gece Sohbetlerini Kaçırmayın



Değerli kardeşlerim, her akşam Adnan Oktar canlı yayında değerli görüşlerini insanlarla paylaşıyor. Din, bilim, siyasi konularda Sayın Adnan Oktar'ın verdiği çok değerli bilgileri mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. www.harunyahya.TV adresinden her akşam canlı olarak izleyebilirsiniz. Yayınların saatleri www.harunyahya.org sitesinde duyurulmaktadır. Ayrıca Sayın Adnan Oktar'ın yerel kanallarda yaptığı canlı yayınların saatlerini de yine siteden öğrenebilirsiniz. Kendisine www.ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresinden sorularınızı iletebilirsiniz. Ayrıca www.harunyahya.TV adresinden daha önce kendisiyle yapılan tüm röportajları seyredebilirsiniz.

Mossad’ın Entebbe baskını ve düşündürdükleri...



"İsrail gizli servisinin gerçekleştirdiği eylemlerden hiçbiri 1976 yılında gerçekleştirilen ve kamuoyunda Entebbe Baskını olarak bilinen eylem kadar dünyanın ilgisini çekmemiş ve Siyonizm davasına katkıda bulunmamıştır. Bu eylem şaşırtıcı boyutlarda destansı öğelere sahip askeri bir macera olarak gösterilmişti ve Ortaçağ korsanlarının ruhuna sahip, askeri ve istihbarat konularında uzman bir ekip tarafından gerçekleştirilmişti. Olayla ilgili hiçbir bilgi dışarı sızdırılmamasına rağmen çok sayıda gazeteci tüm operasyonu dramatik boyutlarda ele alarak yazıya dökmüş, en az yarım düzineye yakın yazar da olayı kitap haline getirmiştir.Birkaç hafta içinde tüm dünya basınında baskınla ilgili yazılar birbiri ardından yayınlanmaya başlamıştır. Kısa bir süre sonra da Hollywood, piyasaya başrollerinde Charles Peter Finch, Burt Lanchester, Kirk Douglas hatta Yahudi bir anne rolü ile Elizabeth Taylor'ın yer aldığı bir film sunmuştur." (The Israeli Secret Service, Richard Deacon, sf.301)

Ünlü Entebbe Baskını, Uganda'da İdi Amin'in başta bulunduğu bir dönemde, Mossad timlerinin "Filistinli teröristleri" saf dışı ederek gerçekleştirdikleri önemli, önemli olduğu kadar da ilginç bir eylemdir. Entebbe Baskını, Entebbe Havaalanı'nda yeterli Ugandalı askerin bulunmamasından, Mossad timlerinin Ugandalı askerlerin havaalanına gelecekleri saati bilmelerine kadar en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş bir şovdu aslında…

Uçak kaçırma eylemini gerçekleştirip Entebbe Havaalanı'nı son durak yapan teröristler kamuoyuna hep Müslüman Filistinliler olarak lanse edilmişti. Ama gerçek acaba öyle miydi?

"Teröristlerin şefi Wilfred Boese Baader-Meinhof Çetesi üyesiydi ve Avrupa polisi tarafından aranan biriydi. Uçakta Wilfred'in yardımcılığını yapan kadın da Almandı. Ama her nedense adının Halime olduğunu söylemişti. Ekipte ayrıca Carlos'un da bulunduğu belirtilmişti." (The Israeli Secret Service, Richard Deacon, sf.303)

Araştırmacı gazeteci David Yallop'un 'Die Verschworung Der Lugner' kitabında açıkladığı gibi Mossad'ın bilgisi dahilinde faaliyetlerini sürdüren 'Çakal Carlos'un yeri bütün gizli servisler tarafından bilinmesine rağmen her nedense bir türlü yakalanamıyordu. Entebbe Baskını'nda da Çakal yine kilit isimdi.

"Entebbe Baskını'na katılan teröristler bir Alman kadın ile Carlos Ramirez'in yardımcısı olarak bilinen ve adının Wilfried Böse olduğu sanılan bir başka Alman anarşistti. Çakal'ın yakın dostu Cabir, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin siyasi bölümünü yönetiyordu." (Entebbe Havaalanında 90 Dakika, Uri Dan, sf.20)

"Entebbe Baskını'na katılan kadın terörist Gabriele daha önce dünyanın en meşhur ve en çok aranan teröristi Carlos'la (Çakal) beraber yaşamıştı ve şimdi de kendisine refakat eden Alman arkadaşı, Baader-Meinhof şehir gerillaları grubunun bir üyesiydi." (Entebbe Havaalanında 90 Dakika, Uri Dan, sf.6)

"Carlos olarak da bilinen Çakal'ın asıl adı İliç Ramirez Sançez'di. Onu Entebbe'de yakalamak ihtimali pek yoktu. Ama 2 Temmuz'da, Avrupa ve Güney Amerika'dan onunla ilgili olarak verilen bilgiler aceleyle bir dosya haline getirildi. Çakal, Parisli iki polisin öldürülmesi, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü'nün (OPEC) Viyana'da düzenlediği konferansa katılan delegelerin kaçırılması olayları ve bunlar gibi başka şiddet olaylarına karışmıştı. Şimdi Entebbe'de rehinelerin başında bekleyen Alman, Çakal'ın arkadaşı ve teknik danışmanıydı." (Entebbe Havaalanında 90 Dakika, Uri Dan, sf.68-69)

Mossad'la iş birliği yapan Çakal Carlos'un ekibinden birisinin de aralarında olduğu Alman teröristler, Filistinli gibi davranıp eylemi onlara mı mal etmek istemişlerdi? Bu sorunun cevabı, kaçırma olayının arkasında kimlerin olduğu ve bunun kime ne kazardıracağı sorularının cevaplandırılmasıyla açığa çıkacaktır. Olayın arkasındaki gizli bağlantılar önemli ipuçları vermektedir.

Taşeron çalışan Baader-Meinhof örgütü İsrail gizli servislerinden Shin-Beth'in kontrolünde uçak kaçırma eylemini gerçekleştirip, senaryonun devamı için uçağı İdi Amin'in ülkesi Uganda'ya indirdi. Senaryoda rolleri biten Baader-Meinhof üyelerinin İsrail için artık önemi kalmamıştı.

Bu şovun Uganda bölümünün başrol oyuncusu da İdi Amin'di. Zalim bir diktatör olan İdi Amin, çeşitli çıkar çevreleri tarafından kullanılan bir aktördü. Peki Uganda sınırları içinde Entebbe Havaalanı'nda Mossad'ın gerçekleştirdiği eylemde İdi Amin'in katkıları neydi? Mossad tarafından Uganda'nın başına geçirilen İdi Amin, her ne kadar daha sonra Yahudi aleyhtarı gibi gözükmeye çalışmışsa da bunun planlı bir hareket olduğu apaçık ortadaydı. Ancak bazı çevreler tarafından Müslüman bir lider olarak tanıtılmaya çalışılıyordu. Oysa İdi Amin, her türlü ahlaksızlığın, pisliğin içinde yaşayan, yaşamında İslam ahlakına dair en ufak bir yön bulunmayan bir kişiydi.

Peki kimdi bu üçüncü dünya faşisti?

"İsrail ve Uganda'nın arasındaki ilişkiler oldukça iyiydi. İsrail Uganda'ya sadece maddi yardım yapmakta cömert değildi, aynı zamanda Uganda ordusunu eğitmiş ve bu orduya malzeme sağlamıştı. O sıralarda Albay Baruch Burlev, İsrail Savunma Bakanlığı görevlisi olarak Uganda'da 5 yıl geçirmişti. Kısa bir süre içinde İdi Amin'in ortağı haline gelmişti. Arkadaşlıkları o kadar ileri gitmişti ki, İdi Amin İsrail'de kalmaya davet edildi. Uganda Başbakanı Milton Obote'ye karşı İsrail'i savunup destekleyen ve İsrailli danışmanları koruyan İdi Amin'di." (The Israeli Secret Service, Richard Deacon, sf.301)

"1967 Arap-İsrail Savaşı'ndan sonra İsrailliler Afrika ülkeleri üzerinde daha fazla söz sahibi olabilmek için kararlı bir siyaset izlediler. Bu amaçla Uganda'da askeri eğitim merkezleri kurdular. Uganda ordusunun eğitimini İsrailli subaylar yaptırmaktaydı. Böylece Uganda'daki ticari hayattan sonra savunma sistemleri de Siyonistlerin eline geçmiş oldu." (The Secret War in Sudan, Edgar O'Ballance, sf.127-128)

"1966'da İsrail, Uganda'nın askeri güçlerini geliştirme sorumluluğunu üzerine aldı. 1964 ve 1971 arasında İsrail, Uganda'ya 26 eğitim ve taşıma uçağı sattı. Uganda'daki İsrailli danışmanlar Albay İdi Amin'e yakındılar." (The Israeli Connection, Benjamin Beit-Hallahmi, sf.61)

Uganda İsrail'in yıllardır yakın ilişki içinde bulunduğu bir ülkeydi. Ve o dönemde albay olan İdi Amin de İsrail'in çok yakın bir dostuydu:

"Albay Bar-Lev, İsraillilerin Uganda'daki eski askeri birliğinin komutanlığını yapmıştı ve zenci diktatörün yakın bir arkadaşıydı." (Entebbe Havaalanı'nda 90 dakika, Uri Dan, sf.23)

"Daha 1970 yılında, Uganda'daki yabancı uzmanların faaliyetlerine son verilmesi kararlaştırılmıştı. Bar Lev, o zamanlar üç yıllık bir askeri eğitim programı imzalanması için İdi Amin'i ikna etmiş ve bu yardımları için de Amin sonradan ödüllendirilmişti." (Entebbe Havaalanı'nda 90 dakika, Uri Dan, sf.93)

"Uganda bağımsızlığını kazandıktan kısa bir müddet sonra, o zaman İsrail Savunma Bakanlığında Müsteşar olan Şimon Peres bir ziyaret için Uganda'ya gelmişti. Ev sahipleri, Peres'ten kendi ordu ve hava kuvvetlerini kurarlarken onlara yardım etmesini istediler. Peres uygun buldu ve 1963 Nisanı'nda, o zaman Dış İşleri Bakanı olan Golda Meir, İsrail'le Uganda arasındaki yardım ve iş birliği antlaşmasını imzaladı...

Anlaşmadan sonra, Albay Şaham, İsrail Savunma Bakanlığı heyetinin başında Uganda'ya geldi. Şöyle üstün körü yaptığı bir teftiş Şaham'a yapılacak çok şey olduğunu gösterdi. Uganda ordusu, 700-800 askerden müteşekkil bir tek piyade taburundan ibaretti. Taburun hem komutanı, hem de diğer bütün subayları İngiliz'di. Piyade taburu, herşeyden önce merasimler ve resmi geçitler için kullanılıyordu. Genellikle bayramlarda sokaklardan geçiyor, pek başka bir işe yaramıyordu. Şaham ve yanındaki İsrailli subaylar, işte bu komik-opera taburunu, etkin bir savaş gücüne dönüştüreceklerdi." (Entebbe Havaalanı'nda 90 dakika, Uri Dan, sf.108)

"Hatta İdi Amin hayatını bile bir İsrailli subaya, Ze'ev (Zonik) Şaham'a borçludur." (Entebbe Havaalanında 90 Dakika, Uri Dan, sf.107)

"Zonik ve arkadaşları işe ufaktan başlayarak, sadece bir bölüğü savaşabilecek bir bölüğe dönüştürmeye koyuldular. Ugandalı askerler eğitilmek için İsrail'e gönderildiler. Piyade bölüğünün eğitilmesinde İsrailli subayların gösterdikleri başarı, Cumhurbaşkanı Obote'nin, İsrail heyetine, Uganda'nın özel polis kuvvetlerini yetiştirmesi için istekte bulunmasına yol açtı. İsrail'den gönderilen Fuga-Magista ve Dakota'ları kullanan İsrailli havacı öğretmenler, Uganda Hava Kuvvetleri'nin temelini attılar ve hatta teknik bir okul bile açtılar. Uganda'nın bağımsızlığının ikinci yıldönümünde, İsrailli subayların gururlu bakışları önünde altı tane Fuga-Magista uçağı hava gösterilerinde bulundu... İdi Amin, Kampala'daki İsrail misyonuyla özel ilişkiler kurdu. Sık sık İsrail'i ziyaret ediyor ve her seferinde bu ülkeye duyduğu hayranlık bir kat daha artıyordu. İsraillilerin çalışkanlığını öve öve bitiremiyordu. Deniz ve karadan taşınmak üzere parçalara demonte edilmiş şekilde Uganda'ya getirilen ilk jet uçaklarının orada tekrar monte edilişini görünce, İsraillilerin bu metal parçalarını nasıl bir jet uçağına dönüştürdükleri karşısında hayretlerini gizleyemedi. Monte edilen ilk Fuga-Magista'nın ilk uçuşuna gönüllü olarak katıldı ve bu işten son derece zevk aldı. Daha sonra İsrailliler Amin'e nadir kimselere verdikleri bir ödül verdiler: Paraşütçülerin madalyası 2 Temmuz'da Moritanya'ya giderken bile, saklamaya gerek duymadığı bir gururla bu madalyayı taşıyordu." (Entebbe Havaalanında 90 Dakika, Uri Dan, sf.109)

"Aradaki ilişkiler o denli iyiydi ki, Amin bir gün, Kampala'da askeri ataşe olarak görev yapan Şaham'dan, İsrail'in, Kongo'dan çalınan muazzam miktarlardaki altınının satışı için yardımcı olmasını istedi. Bankerler, işin esasını kurcalamak gereği hissetmedi, altınların satış işlemlerini ayarladılar." (Entebbe Havaalanında 90 Dakika, Uri Dan, sf. 110)

Mossad, İdi Amin'in bu dostluğunu boşa çıkaracak değildi elbette. Başkan Milton Obote devrilerek İsrail'in yakın dostu Albay İdi Amin başa geçirildi."İsrail Etiyopya'da Haile Selasi'yi, Uganda'da İdi Amin'i, Zaire'de Mobutu'yu, Orta Afrika Cumhuriyeti'nde Bokassa'yı destekledi." (Kader Üçgeni, Noam Chomsky, sf. 49)

"Afrika'nın derinliklerinde, Uganda'da bile Mossad, İdi Amin'e Başkan Milton Obote'yi devirmek için yardım etti. İdi Amin 1970'de İsrailli askeri danışmanların yardımıyla bir darbe yapıp Başbakan olmuştu." (Every Spy a Prince, Dan Raviv Yossi Melman, sf. 153, 217)

"Mossad Milton Obote'nin devrilmesindeki düzende kendi rolünü oynadı ve İdi Amin'i başa getirdi." (Israel's Most Secret Service Mossad, Ronald Payne, sf.245)

"İdi Amin tarafından Başkan Milton Obote'ye karşı düzenlenen ihtilali Mossad destekledi. Uganda'daki İsrail askeri delegenin başında bulunan Albay Baruch Bar-Levi'nin ihtilalde bizzat katkısı oldu. İsrailliler Obote'nin artan anti-Siyonizminden rahatsız olmuşlardı. Onlara göre İdi Amin iyi bir kukla olacaktı." (The Israeli Connection, Benjamin Beit-Hallahmi, sf. 62)

İdi Amin, Mossad'ın kendisine sağladığı yardımları karşılıksız bırakacak değildi, bırakmadı da. Entebbe Baskını bunun bir örneğiydi. İdi Amin, dış dünyaya karşı göstermelik antisemit politikasını sürdürdü. Sözde İsrail'den ve İsraillilerden "nefret ediyordu." (Entebbe Havaalanı'nda 90 dakika, Uri Dan, sf.107)

Gerçek böyle miydi? Fanatik bir antisemitmiş gibi davranan Amin'in, Entebbe Operasyonunda rehin alınan İsrailli yolculara karşı tavrı asıl gerçeği ortaya koyuyordu:

"İsrail haber alma servisinden rapor edildiğine göre, Uganda'nın Başkanı Amin yolcuların önünde, onların koruyucusu pozunda dolaşıyordu. Ve 'Yüce Tanrı tarafından sizleri kurtarmakla görevlendirildim' diyordu." (Entebbe Havaalanı'nda 90 dakika, Uri Dan, sf.22)

"Amin hergün değişik bir üniforma giyerek rehineleri ziyaret etmektedir. Küçük oğlu Şaron da onunla beraber dolaşmaktadır (bir zamanlar İsrail'de Şaron Hotel'de kaldığı için oğluna bu ismi vermiştir). İdi Amin Dada'nın annesi, oğluna Yahudi halkına iyilik etmesini vasiyet etmiştir." (Entebbe Havaalanında 90 Dakika, Uri Dan, sf.94)

Baskında kurtulan bir kişinin günlüğü, Amin'in rehinelere nasıl davrandığını gösteren bir diğer örnektir:

"İdi Amin bundan başka, Uganda'daki kalışımız süresince mümkün olduğu kadar rahat edebilmemiz için elinden geleni yapacağını söyledi. Afrikalı kadınlar bulunduğumuz yere koltuk taşıyorlardı. Herhalde hepimize yetecek sayıda koltuk getirdiler-yani 250 kadar. Bundan sonra kahvaltı verildi: çay, muz, ekmek, tereyağı, yumurta ve hatta patates. Arkadan bir doktorla bir hemşire geldi. Her birimize hasta olup olmadığımızı ya da tıbbi müdahale gerektiren herhangi birşeyimiz olup olmadığını sordular." (Entebbe Havaalanında 90 Dakika, Uri Dan, sf.59)

Rehin alınmış kişilere iyi davranılması elbette gerekli ve önemli bir davranıştır. Ancak bu hususların belirtilmesinin nedeni, bu iyi tavra karşı olunması değil, olayın içindeki bazı çelişkilerdir. Amin'in İsrail'e karşı hislerinin hiç de dünya televizyonlarında defalarca yayınlanan Entebbe filmlerinde anlatıldığı gibi olmadığı açıkça görülmektedir. İsrailli rehinelerin, İsrailli komandoların Ugandalı askerlere ateş açmalarını engellemeleri de Ugandalı askerlerin rehinelere karşı tutumlarını açıklar nitelikteydi.

"Amerikan siyasetinin 'şahin'lerinden biri olan Brzezinski de Entebbe'de yaşananların gerçek yüzünden haberdardır. ABD'nin Başkan adaylarından Jimmy Carter'ın dış politika danışmanlarından biri olan ve o gece İsrail haber alma örgütünün önde gelenleriyle beraber bir ziyafette davetli bulunan Profesör Zbigniew Brzezinski'ye de operasyon çıtlatıldı. Ziyafeti, kendisi gibi Polonya doğumlu olan Brzezinski'yle Polonezce konuşan Savunma Bakanı Peres veriyordu.

Savunma Bakanı, diğer bütün görevli bakanlar gibi, 'hiçbir şey yokmuşcasına' günlük işlerine devam etmek zorundaydı. Yıldırım Harekatı'nın çölde tam bir provasının yapıldığı o gece, Peres bir gün Henry Kissinger'in yerini alabilecek olan bir insanla beraber olmaktan memnunluk duyuyordu. Amerikan politikacılarının bir çoğunun çıktığı yer olan Columbia Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler profesörü olan 48 yaşındaki Brzezinski, sorunu, kendine has bir analitik yaktlaşım tarzıyla incelemeye koydu." (Entebbe Havaalanında 90 Dakika, Uri Dan, sf.88)

İdi Amin'in Mossad ajanlarına Entebbe Havaalanı'nda gösterdiği kolaylığa rağmen, Filistinlilerin bu eylemi nasıl rahatlıkla gerçekleştirip Uganda'daki Entebbe Havaalanı'na taşıdıkları da bir başka merak konusuydu. Bu sorunun cevabını da Alman istihbaratı vermektedir:

"Alman İstihbaratı Entebbe Baskını'na sebep olan uçak kaçırma olayı için şöyle bir yorum yapıyor; Bu mükemmel organizasyon, Mossad'ın bir kolu olan Shin Beth tarafından, Filistinlileri ön plana çıkararak organize edilmiştir." (The Israeli Secret Service, Richard Deacon, sf.304)

Açıkça görebileceğiniz gibi bu dünya çapında yankı uyandıran eylemler İsrail’in Mossad’ı kullanarak kendi çıkarları uğruna neler yapabileceğini gösteriyor. Basında çıkan haberleri okuyup Entebbe Baskını ile ilgili filmleri seyredenler ise olayların iç yüzünü hiç bilmeyip, Filistin’lilerin uçak kaçırdığını düşünüp Mossad’ın nasıl olaya el koyup rehineleri kahramanca kurtardığını safça izliyorlar ve bu senaryolara inanıyorlar! Oysa olayların arka planı o kadar farklı ki, siz uçak kaçırılma olayını Filistinliler’in yaptığını zannederken, İsrail koskoca bir ülkeyi çoktan ele geçirmiş ve kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirmiş oluyor. Dolayısıyla bu eylemler olayların hiç de basında yer aldığı gibi olmadığını, İsrail’in nasıl ince planlar kurduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla her olayın önce arka planına bakıp, ince noktaları yakalamak ve İsrail ve Mossad’ın olaylardaki parmak izlerini yakalamak gerekiyor…

Gördüğümüz her şey beynimizde bir algı olarak yaratılıyor



Görme işleminin nasıl gerçekleştiğini okul yıllarında öğrenmiştik. Gördüğümüz nesneden gelen ışık gözün ön kısmındaki mercekten geçerek retinaya düşer ve buradaki sinir uçları tarafından elektriksel akıma dönüştürülerek beyindeki görme merkezine iletilir. Beyin bu sinyalleri anlamlı hale getirir ve görüntü olarak algılar. Diğer bir deyişle insan gördüğü şeylerin asıllarıyla asla muhatap olamaz; onların yalnızca kopya görüntülerini beyninde algılayabilir. Bu, bilimin gösterdiği büyük bir gerçektir.

Örneğin biz bir eşyaya, örneğin evimizdeki buzdolabına baktığımızda onu ancak beynimizin arka tarafındaki küçücük bir bölgede görürüz. Işık gözümüzdeki retinaya geldiğinde, retinada buzdolabını ters ve iki boyutlu görüntüleri oluşmakta, ardından bu görüntü, elektrik akımına dönüşerek beynimizin arkasındaki görme merkezine ulaşmaktadır. Bunun üzerine biz de buzdolabının düz, üç boyutlu ve kusursuz görüntüsünü beynimizdeki bu görme merkezinde görürüz. Diğer bir anlatımla biz buzdolabının aslıyla değil, onun sadece kopyasıyla muhatap oluruz.

Buna göre insanın günlük hayatında karşılaştığı her şey; sokaklar, caddeler, caddelerde yürüyen insanlar, etrafta koşuşturan çocuklar, artlarında beyaz bir iz bırakarak uçan jetler, dükkanlar, süpermarketler, mağazalar, dev alışveriş merkezleri, villalar, iş yerindeki çalışma arkadaşları, ailesi, arkadaşları, evi, evindeki tüm eşyalar, gardırobundaki tüm giysiler, kısacası doğduğu andan öleceği ana kadar “görüyorum” dediği şeylerin yalnızca kopya görüntüleriyle muhatap olmaktadır. Bu açık gerçeği biraz düşünen bir insanın Allah’ın yaratma sanatının inceliklerine de daha iyi vakıf olmaya başlayacağını düşünüyorum. Allah evrendeki harikalıkları büyük bir akıl ve sanat ile yaratıyor, ancak bütün bu güzellikleri bizlere yalnızca beynimizdeki küçücük bir noktanın içerisinde gösteriyor. Bu, Allah’ın en büyük mucizelerinden ve muhteşem sanatının en açık göstergelerinden biridir.

Eşya Alemini de Allah Yaratır

İnsanların bir kısmı canlıları ve doğadaki unsurları Allah’ın yarattığını kabul ederken, insan eliyle üretilen şeylerin; örneğin köprülerin, gökdelenlerin, sürat motorlarının, kıyafetlerin, kısaca eşya aleminin de Allah tarafından yaratıldığını kavrayamaz ve bunları insanların müstakil güçleriyle yaptıklarını zannederler. Oysa hiçbir varlığın kendine has müstakil gücü yoktur. Şehirler, medeniyetler kuran, uçakları tasarlayan, gemileri, tankerleri inşa eden insanlar da Allah’ın yarattığı aciz birer varlıklardır ve Allah dilediği için hareket edebilmekte, Allah dilediği için düşünüp akledebilmekte ve ortaya bir ürün çıkarabilmektedirler. Allah dilemese onlar da dileyemez ve hiçbir şeye güç yetiremezler. Allah bir Kuran ayetinde bu konuyla ilgili şöyle buyurmaktadır:

Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (İnsan Suresi, 30)

Allah insanların ısınmaları için kaloriferileri, sıcak su temin etmeleri için kombileri, şofbenleri, gidecekleri yere kolay gidebilmeleri için yolları, arabaları, trenleri, deniz taşıtlarını, yemek ihtiyaçlarını gidermek için çeşit çeşit yiyecekleri ve bu yiyeceklerin pişirildiği fırınları, ocakları, tencereleri, tavaları yaratmakta, kısacası insanların emrine verdiği eşyalar vesilesiyle onların bu dünya hayatında rahat yaşamalarını sağlamaktadır. Aynı şekilde, soğuktan koruyan kalın giysileri, yaz güneşinden koruyan yazlık ince giysileri yaratan ve insanların rahat etmeleri için çeşit çeşit giyim eşyasını onların hizmetine veren de Allah’tır. Bu giysiler insanları hem soğuk ya da sıcaktan koruduğu gibi, aynı zamanda onlara bir de süs kazandırmaktadır. Allah giyim eşyalarını Kendisinin yarattığını bir ayetinde şöyle belirtmektedir:

Ey Ademoğulları, Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik (var ettik)... (Araf Suresi, 26)

Bu büyük ve kesin gerçek doğrultusunda, eşya aleminin kaynağının “insanlar” olmadığı da çok daha kolay kavranabilir. Nitekim eşya da, eşyanın üretilmesine vesile olan insanlar da Allah’ın beynimize birer algı olarak hissettirdiği kopya görüntülerden başkası değildir. Eşya dışarıda vardır ama biz asla dışardaki eşya ile muhatap olmayız, bizim muhatap olduğumuz sadece beynimizdeki kopyalarıdır. Eşya alemini ya da canlılığı; içlerindeki bütün detaylarla birlikte, tamamını aynı yerde; beynimizde yaratan ise Yüce Allah’tır.


Yazılarımda sürekli dış dünyayı, beynimizde kapkaranlık ve küçücük görme merkezinde yaratılan görüntülerle gördüğümüzü anlatıyorum.

Kapkaranlık bir yerde Allah ışıl ışıl bir güneşin, apaydınlık gökyüzünün görüntülerini oluşturuyor.

Beyin ışık geçiren bir organ değildir, görme merkezi kapkaranlıktır, seste geçirmez. Ama biz apaydınlık bir dünyayı seyredip, dış dünyaya ait bütün sesleri duyarız. İşte bunu yaratan Allah’tır. Bu konunun düşünülmesi ve kavranması insanın hayatını değiştirecek çok önemli bir bilgidir.

Çünkü bu gerçek kavrandığında Allah’ın bütün bu görüntüleri beynimizde yarattığını ve bizi imtihan ettiğini çok daha net bir şekilde kavrarız.

Bu da hayata bakış açımızı tamamen değiştireceği gibi ne kadar aciz olduğumuzu, hepimizin kaderimizi yaşadığımızı ve tek gücün Allah olduğunu çok net anlamamızı sağlar. Bu gerçeği mutlaka düşünüp kavramaya çalışın…

Kaynak: www.guncelyorumlar.com
(http://www.maddeninardindakisir.com)

Naziler Yahudilerin dışında Çingenleri ve Polonyalıları da katlettiler



Geçtiğimiz yıllarda II. Dünya savaşı sırasında Polonya’nın güneyindeki toplama kamplarında topluca öldürülen çingeneler için bir anma töreni düzenlendi. Çingene ırkını ortadan kaldırmayı hedefleyen Naziler, bu insanlık dışı hedeflerine ulaşmak için çok büyük katliamlar gerçekleştirdiler. Bu tören, Nazi vahşetinin Yahudilerle sınırlı kalmayıp farklı ırk ve dinlerden milyonlarca insanı da içerdiğini bir kez daha gözler önüne sermişti. Tarihçiler, II. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş yıllarında yaklaşık 29 milyon sivil insanın Naziler tarafından (toplama kamplarında, gettolarda, askeri kıyımlarda, siyasi cinayetlerde) katledildiğini hesaplamaktadırlar.

Naziler hem Yahudilere, hem de Çingeneler, Polonyalılar ve Slavlar gibi etnik gruplara, akıl hastalarına, sakatlara ve Katolikler veya Yehova Şahitleri gibi dini cemaatler yönelik büyük bir soykırım yürütmüşlerdir. Fakat Yahudilerin dışında bu masum insanlara yapılan soykırım çoğu zaman söz konusu bile edilmemekte, adeta unutturulmaya çalışılmaktadır.

Çingene Soykırımı

Çingelere yönelik Nazi vahşeti, unutulan bir soykırımdır. Nazilerin ırkçı ideolojisi, Çingeneleri de "yok edilmesi gereken aşağı ırklar" kategorisine dahil ediyordu. Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte, Almanya'da yaşayan Çingeneler üzerinde de baskı politikası başladı. Sanat yetenekleriyle ve özgün yaşam tarzlarıyla dünyanın pek çok ülkesinde kültürel bir renk olarak kabul edilen ve hoşgörülen Çingeneler, Nazi Almanyası'nda insanlık dışı bir nefretin hedefi oldular.

Alman Sağlık Bakanlığı'nın Irk Araştırmaları Bölümü'nden Eva Justin tarafından 1936 yılında hazırlanan bir doktora tezi, Çingeneleri "Alman ırkının saflığı için çok büyük bir tehlike" olarak tanımlıyordu. 14 Aralık 1937'de yayınlanan bir karar ise Çingeneleri "iflah olmaz suçlular" olarak tanımladı ve Alman toplumundan izole edilmelerini karara bağladı. 1938'in başından itibaren de, Çingeneler Nazi görevlileri tarafından yakalanıp toplama kamplarına gönderilmeye başladılar. Buchenwald kampında Çingeneler için özel bir bölüm oluşturuldu. Mauthausen, Gusen, Dautmergen, Natzweiler ve Flossenburg kamplarına gönderilen Çingenelerin de çoğu buralarda katledilecekti.

Bir yandan da Çingenelere yönelik zoraki bir kısırlaştırma programı uygulamaya kondu. Düsseldorf-Lierenfeld'teki bir hastanede yapılan ameliyatlarda, Çingene olmayan erkeklerle evlenen Çingene kadınlar zorla kısırlaştırıldı. Kısırlaştırma, hastanın üreme organlarının cerrahi müdahale ile kesilip alınması anlamına geliyordu ve korkunç acılar veren bir işlemdi. Bazı hastalar kısırlaştırma sırasında hayatlarını yitirdiler. Özellikle de hamile kadınlar üzerinde yapılan kısırlaştırma ameliyatlarının çoğunda hastalar öldü.1

1938 yılında Nazi Almanyası'nın ikinci adamı olan SS Şefi Himmler "Çingene sorunu"na el koydu ve daha önceden Münich'te bulunan Çingene İşleri Merkezi'ni Berlin'e taşıttı. Bundan sonra Çingenelerin yok edilmesi de, aynı Yahudilerin yok edilmesi gibi, Nazi Almanyası'nın hedeflerinden biri haline gelecekti.

Çingenelerin ‘toplu imhası’ 1941 Sonbaharı'nda başladı. Bu dönemde Çingeneleri bulmak, öldürmek ya da toplama kamplarına göndermek için özel Einsatzgruppe timleri kuruldu. Almanya'dan on binlerce Çingene (kadın, yaşlı, çocuk ve bebek dahil) Polonya'ya ve oradan Belzec, Treblinka, Sobibor ve Majdanek toplama kamplarına gönderildiler. Hollanda, Fransa ve Belçika'dan yola çıkarılan 30 bine yakın Çingene de Auschwitz'e gönderildi. Bu insanların çok büyük bir bölümü Naziler tarafından öldürüldü. Auschwitz Müzesi Tarih Bölümü Müdürü Dr. Franciszek Piper'e göre, Auschwitz'in bir parçası olan Birkenau'ya "23 bin Çingene transfer edilmiş ve bunların 21 bini öldürülmüştü; Çingenelerin öldürülme oranı Yahudilerinki kadar yüksekti". Auschwitz kumandanı Rudolf Hess'in anılarında yazdığı gibi, öldürülen bu Çingenelerin arasında "çok sayıda çocuk, yaşı neredeyse yüze varan ihtiyarlar ve hamile kadınlar" vardı.

Çingeneler de aynı Yahudiler gibi Nazilerin toplu yok etme planının hedefi oldular. Yahudilere uygulanan tüm katliam araçları Çingenelere de uygulandı. Einsatzgruppe timleri, Çingeneleri de buldukları yerde öldürdüler. UNESCO yayınları arasında yer alan "Nazi Terörünün Çingene Kurbanları" başlıklı bir makalede, bu konuda şu bilgiler verilir:

Polonya'da ve Sovyetler Birliği topraklarında Çingeneler hem ölüm kamplarında hem de açık arazide katledilmişlerdir... Nazilerin geçtikleri her yerde Çingeneler tutuklanmış, sürülmüş ve öldürülmüştür. Yugoslavya'da Yahudilerin ve Çingenelerin idamları 1941 Ekimi'nde ormanlık alanlarda yürütülmüştür. Köylüler, idam yerlerine götürülmek için kamyonlara yüklenen çocukların ağlayışlarını ve çığlıklarını hala hatırlamaktadırlar.2

Ne kadar Çingenenin Naziler tarafından öldürüldüğünü tespit etmek zordur. Yine de rakamlar bir fikir vermektedir. Tarihçi Raoul Hilberg'e göre soykırım öncesinde Almanya'da 34 bin Çingene vardır ve bunların çok büyük bölümü öldürülmüştür. Rusya, Ukrayna ve Kırım'daki katliamlardan sorumlu olan Einsatzgruppen raporlarına göre ise, bu ülkelerde yaklaşık 300 bin Çingene katledilmiştir. Yugoslav makamlarına göre, sadece Sırbistan sınırları içinde 28 bin Çingene öldürülmüştür. Polonya'daki kurbanlar içinse tahmin dahi yapılamamaktadır. Tarihçi Joseph Tenenbaum, toplamda en az 500 bin Çingenenin Naziler tarafından öldürüldüğünü bildirmektedir. Bazı tarihçiler ise, bu rakamın 1 milyona kadar çıkabileceği görüşündedir.3

Bu büyük trajediye rağmen, Çingene soykırımı çoğu zaman görmezden gelinmektedir. Soykırımı anlatan kitaplarda, filmlerde, makalelerde Çingene soykırımı ya hiç belirtilmemekte veya önemsiz bir konu gibi geçmektedir. Oysa Çingenelere yapılan muamele ile Yahudilere yapılan muamele arasında fark yoktur. Her iki grup da 1936'daki Nuremberg kanunları tarafından Alman toplumundan dışlanmıştır. Nazilerin toplu imha kararı da yine her iki grubu birden hedef almıştır. Soykırım konusunda en yetkili Nazilerin arasında yer alan Adolf Eichmann, "Yahudi sorunu ile Çingene sorununun birlikte ve aynı anda çözülmesi gerektiğini" yazmıştır ki, bu her iki halkın da yok edilmesi anlamına gelmektedir. Gerek toplama kamplarında gerekse işgal altındaki bölgelerde, Çingeneler acımasızca katledilmiştir.4

Polonyalılara Yönelik Soykırım

Nazilerin toplu yok etme politikasına en çok hedef olan uluslardan biri de Polonyalılardır. II. Dünya Savaşı boyunca Naziler toplam 6 milyon Polonya vatandaşını öldürmüşlerdir. Bunların 3 milyonu Yahudi, diğer 3 milyonu ise Katolik Polonyalılardır. Ancak Katolik Polonyalıların dramı, çoğu kez unutulmakta veya göz ardı edilmektedir.

Hitler'in Polonyalılara olan nefreti, hem onları "aşağı insanlar" (Untermenschen) olarak kabul etmesi hem de Almanların "yaşam alanını" (Lebensraum) işgal ettiklerini düşünmesinden kaynaklanıyordu. Bu nedenle ilk askeri saldırısını da Polonya'ya karşı başlattı. 22 Ağustos 1939 günü, Alman Orduları aniden Polonya'yı işgal etmeye başladılar ve zaten bu da II. Dünya Savaşı'nın başlangıcı oldu. Hitler işgalden birkaç gün önce komutanlarına şu emri vermişti: "Hiç acımaksızın, Polonya kökenli veya Lehçe konuşan tüm erkekleri, kadınları ve çocukları öldürün. Sadece bu şekilde ihtiyaç duyduğumuz yaşam alanını elde edebiliriz."5

Nazi orduları Polonyayı birkaç haftada tamamen ele geçirdiler ve Hitler'in emri uyarınca sistemli bir soykırıma giriştiler. Tüm toprak sahipleri mallarından edildi ve karne uygulaması getirildi. Alman ırkına benzer özellikler taşıyan Polonyalı çocuklar ailelerinden zorla alındı ve asker olarak eğitilmek için Almanya'ya gönderildi. Buna karşın Polonya'nın entelektüel kesimine karşı tam bir katliam başladı. Yüzlerce cemaat lideri, belediye başkanı, bürokrat, rahip, öğretmen, hakim, senatör ve doktor halk önünde idam edildi. Diğer on binlerce eğitimli insan toplama kamplarına gönderildi ve buralarda yaşamını yitirdi. Savaş boyunca Polonya, doktorlarının %45'ini, avukatlarının %57'sini, öğretim üyelerinin %40'ını, teknisyen ve mühendislerinin %30'unu ve din adamları ile gazetecilerinin çok büyük bölümünü kaybetti.

Hitler bir yandan da Polonya kültürünü yok etmek istiyordu. Tüm ortaokullar ve kolejler kapatıldı. Lehçe yayın yapan tüm gazeteler kapatıldı. Kütüphaneler ve kitap dükkanları yakıldı. Polonya kültürüne ait tüm yazılı kaynaklar ve sanat eserleri tahrip edildi. En çok da Polonyalı din adamları hedef alındı. Kiliseler ve diğer dini kurumlar yakılıp-yıkıldı. Rahiplerin büyük bölümü tutuklanarak toplama kamplarına gönderildi. Cadde ve şehir isimleri bile değiştirildi; eski Lehçe isimlerin yerine yeni Almanca isimler verildi. Sonuçta Naziler tam 6 milyon Polonya vatandaşını katlettiler. Bunların yarısını Yahudiler, diğer yarısını da Katolik Polonyalılar oluşturuyordu. Auschwitz ve diğer ölüm kamplarının ilk kurbanları, söz konusu Katolik Polonyalılardı.

Tarihçi Richard C. Lukas, "o kadar çok Polonyalı toplama kamplarına gönderilmiştir ki, neredeyse her Polonyalı ailenin bu kamplarda işkence görmüş veya öldürülmüş bir yakını vardır" diye yazmaktadır.6

Polonyalı Katolikler dışında, Almanya'daki pek çok dindar Katolik, özellikle de rahipler Nazi soykırımına hedef olmuşlardır. Hıristiyanlıktan nefret eden ve Alman toplumunu Hıristiyanlık öncesi putperest kültüre döndürmek isteyen Naziler, Katoliklere baştan beri antipatiyle bakmışlar, iktidara geldikten sonra da pek çok din adamını toplama kamplarına göndermişlerdir. Dachau toplama kampında din adamları için özel bir bölüm oluşturulmuş ve buraya binlerce rahip gönderilmiştir. Bu insanların çok azı kurtulabilmiştir; bazıları vurulmuş, çoğu da hastalık veya açlıktan yavaş yavaş ölerek can vermiştir. Aynı şekilde Yehova Şahitleri de, Nazi Almanyası'na bağlılık yemini etmeyi inançlarına aykırı buldukları için, Almanya'da veya Almanya'nın işgali altındaki bölgelerde yakalanmış, toplama kamplarına gönderilmiş ve katledilmişlerdir.7

Tüm Diğer Kurbanlar


Naziler birçok Yahudiyi insafsızca katlettikleri gibi, diğer pek çok etnik grubu da hedef almıştır. Bunun temelinde, Hitler'in "Lebensraumpolitik" adı verilen ırkçı teorisi yatar. Bu kavram, "yaşama alanı politikası" anlamına gelmektedir. Kastedilen "yaşama alanı", Alman nüfusu için gerekli olduğu düşünülen yeni topraklardır: Hitler Almanya'nın, Alman milletine yeterli bir toprak oluşturmadığını, Ari ırkın burada "sıkıştığını" ileri sürmüş ve Doğu ülkelerinin topraklarının ele geçirilmesi ve burada Almanlar için yeni bir "yaşama alanı" kurulması gerektiğini ileri sürmüştür. Söz konusu yaşama alanları için seçilen topraklar ise, Polonya, Ukrayna gibi Doğu ülkeleridir. Bu ülkelerin genelde Slav kökenli olan halkları, Almanlar için "yaşama alanı" açılması için imha edilecektir.

Nazi dokümanları, sadece Sovyetler Birliği sınırları içinde kalan "yaşam alanları"nın 75 milyon kişilik bir nüfusa sahip olduğunu ve Nazilerin bu nüfusu 30 milyona indirmeyi hedeflediklerini göstermektedir. Bu 30 milyon, "yaşam alanları"na yerleştirilecek olan Almanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere köle işçi olarak çalıştırılacaktır. Naziler, geriye kalan "fazla" 45 milyon insanı ise daha doğuya sürmeyi veya farklı imha yöntemleriyle öldürmeyi amaçlamışlardır.

Nazilerin işgal etikleri bölgelerde sivil halka karşı gerçekleştirdikleri katliamlar, bu planı uygulamaya koyduklarını göstermektedir. Bu katliamların bir gerekçesi, sivil halkın "partizanlara destek vermeleri"dir. (Partizanlar, işgal edilen ülkelerde Nazilere karşı kurulan direniş birlikleridir.) Herhangi bir köy veya kasaba nüfusunun tümü, partizanlara destek oldukları iddia edilerek topluca öldürülmüştür. Tarihçi H. Kuhnrich'in hesaplamasına göre, "anti-partizan savaşı sonucunda 5.900.225 kişi öldürülmüştür. Bunların 4.5 milyonu Ukraynalıdır.

1939 ve 1945 yılları arasında savaş haricinde öldürülen Polonyalıların sayısı 6 milyonu aşmaktadır. (Bunların 3 milyonu Yahudi, 200 bini Çingene, kalanı Polonyalı Hıristiyan Slavlardır.)

Polonyalı entelektüellerin neredeyse tümü katledilmiştir. Yugoslavya'da öldürülen sivil sayısı 1.2 milyon civarındadır ki, bu da ülke nüfusunun %9'unu oluşturmaktadır. (Savaş sırasında öldürülen 300 bine yakın Yugoslav asker veya milis bu rakamın dışındadır.)

Savaşta Sovyetler Birliği en ağır kayıpları vermiştir. 10 Mayıs 1943'e dek Naziler toplam 5 miyon 400 bin Sovyet askerini tutuklamışlardır ve bunların 3.5 milyonu açlıktan, soğuktan donarak, vurularak, asılarak veya toplama kamplarında imha edilerek yaşamlarını yitirmiştir. Almanlar 1944'te Sovyet topraklarından tamamen çekildiklerinde, Ukrayna'nın daha önceden 42 milyon olan nüfusu 27.4 milyona inmiştir ki, bu da 14.6 milyonluk bir fark anlamına gelir. Bu rakam, göçler ve savaş sırasında tutsak alınıp sonradan hayatta kalanlar çıkarılırsa, yaklaşık 7 milyon ölü anlamına gelmektedir. Toplamda Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşayan 11 milyon insanın Nazilerin toplu imha ve soykırım politikasının kurbanı olduğu hesaplanmıştır.8

Tüm bu katliamlar hesaplandığında ise, Nazilerin sivil insanlara yönelik katliamları sonucunda, toplam 26 milyon insanın hayatını yitirdiği ortaya çıkmaktadır. Bu 26 milyonun 6 milyonu Yahudi, 750 bin kadarı Çingene, kalan kısmı ise Polonya, Ukrayna, Rusya, Yugoslavya gibi ülkelerde yaşayan Slavlardır. II. Dünya Savaşı'ndaki tüm can kayıplarının toplamı ise, 55 milyon gibi akıl almaz bir rakama ulaşmaktadır. (Bu rakam sivil ve asker tüm kayıpları içermektedir.)

Tüm bu bilgiler Nazi vahşetinin boyutlarını gözler önüne sermekte ve bu tehlikeye karşı her zaman çok dikkatli olunması gerektiğini bizlere hatırlatmaktadır. Özetlemek gerekirse:

• Nazi Almanyası tarihin gördüğü en zalim ve acımasız rejimlerden biridir. Bu rejimi ortaya çıkaran ırkçı ve faşist ideolojinin bir kez daha hortlamaması, insanlığa tekrar felaketler getirmemesi için dünya çapında büyük bir fikri mücadele yürütülmelidir.

• Yahudiler, Nazi vahşetinden en çok payını alan gruptur. Naziler 5.5 milyon masum Yahudiyi kadın-çocuk ayrımı gözetmeksizin alçakça katletmişlerdir. Benzeri bir trajedinin asla yaşanmaması için yine tüm dünya çapında bir iş birliği yürütülmeli, Yahudi düşmanlığı yapan gruplara karşı ortak bir kültürel kampanya yürütülmeli, faşizmin insanlığa yıkım getiren büyük bir bela olduğu anlatılmalıdır.

• Nazi vahşetinin diğer kurbanları asla unutulmamalıdır. Naziler Çingeneler, dindar Katolikler, Polonyalılar, Slavlar gibi pek çok farklı inanç ve milletten insanı yok etmeye çalışmışlardır. Ayrıca akıl hastaları ve sakatlar da sapkın Nazi ideolojisinin önemli hedefi olmuşlardır.

Açıkça göreceğiniz gibi II. Dünya Savaşı’nda Naziler ırkçı ideolojileri uğruna milyonlarca insanı katlettiler. Günümüzde hepinizin bildiği gibi Yahudi soykırımı sürekli filmlerle ve basın yoluyla gündemde tutuluyor ve unutturulmuyor. Hâlbuki İkinci Dünya Savaşı’nda tıpkı Yahudiler gibi toplama kamplarında hunharca öldürülen masum Polonyalılar, Ukraynalılar, çingeneler, Slavlar ve Ruslar var. Bir daha böyle bir zulmün yaşanmaması için ırkçılığın insanlığın başına ne kadar büyük bir bela açtığının görülmesi gerekiyor. Hiçbir insan herhangi bir ırktan olduğu için üstün değildir, Allah insanları farklı ırklarda, farklı kültürlerde, dillerde ve renkte yaratmıştır. Hiç kuşku yok ki insanın üstünlüğü ırkı değil yalnızca takvasıdır. Kuran bize bunu şu ayetiyle bildirir:

Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)

Bu yazımın amacı II. Dünya Savaşı’nda Yahudilerin yanında diğer ırklardan milyonlarca masum insanın da katledildiğinin görülmesi içindi, bu yüzden sadece Yahudilerin soykırımını değil bu masum insanların soykırımını da gündeme getirmek ve ırkçılığın korkunç yüzünü herkese göstermek gerekiyor diye düşünüyorum...

1. Myriam Novitch, Gypsy Victims of the Nazi Terror, UNESCO Courier, Oct 1984.
2. Myriam Novitch, Gypsy Victims of the Nazi Terror, UNESCO Courier, Oct 1984.
3. Ward Churchill, Assaults on Truth and Memory, Part II, 1997, ZNet.
4. Ward Churchill, Assaults on Truth and Memory, Part II, 1997, ZNet.
5. Terese Pencak Schwartz How Could 5.000.000 Be Killed and Forgotten?, based on The Forgotten Holocaust by Dr. Richard C. Lukas
6. http://www.holocaustforgotten.com/Lucaire.htm
7. Who Were the Five Million Non-Jewish Victims?http://www.holocaustforgotten.com/fivmil.htm
8. Ward Churchill, Assaults on Truth and Memory, Part II, 1997, ZNet

Hz. Mehdi’nin gelişi kaç türlü yöntemle gizleniyor?



Peygamberimiz birçok hadiste Hz. Mehdi(a.s)’nin dış görünüşünden tutunda, ahir zamanda Hz. İsa (a.s) ile birlikte deccalle savaşacağına, materyalizm felsefesini yıkacağına, İslam’ı yeryüzüne hakim edeceğine kadar birçok detay vermiştir. Bu kutlu şahsın döneminde çok dikkat çekici olayların olacağını söylemiş bu olayları da hadislerde detaylarıyla belirtmiştir. Örneğin Irak’ın işgali, Lunin ve Halley kuyruklu yıldızlarının çıkışı, Irak ordusunun çölde kayboluşu, Fırat’ın suyunun kesilmesi, yeryüzünde fitnelerin artması, dünyanın büyük felaketlerle sarsılması (Katrina ve tsunami), tozlu dumanlı fitne (11 Eylül olayları), Irak’ın üçe bölünmesi ve para biriminin değişmesi, Afganistan’ın işgali gibi birçok olay peygamberimizin bildirdiği gibi arka arkaya gerçekleşmiştir ve bu çok büyük bir mucizedir.

Bu kadar mucize oluşmasına, Hz. Mehdi(a.s)’nin çıkış alametlerinin hepsinin gerçekleşmesine rağmen insanların çoğu Hz. Mehdi(a.s)’nin gelişi ve varlığı konusunda çeşitli yanılgılara düşüyorlar. Bu yanılgılardan bazıları şöyledir:

1. Hz. Mehdi (a.s.) gelip geçmiştir, eskiden çıkmıştır.

2. Hz. Mehdi (a.s.) şahsi manevidir, yani görünmez bir ruh gibidir. Dolayısıyla şahıs olarak beklemenin bir anlamı yoktur.

3. Hz. Mehdi (a.s.) gelecektir ama yüzyıllar sonra gelecektir.

4. Hz. Mehdi (a.s.) herhangi bir insan olacaktır. Hz. Mehdi (a.s.), Bediüzzaman’ın eserlerinde; “Hz. Mehdi (a.s.)'nin üç görevi vardır“ diye bildirdiği görevlerden 2. ve 3. görevleri yapacak, materyalist ve ateist felsefelerle fikri mücadele yapmayacak, iman hakikatlerini anlatmayacak sadece Risaleleri okuyacak herhangi bir siyasi liderdir. Dolayısıyla fazla dikkat çekici birisi değildir.

5. Hz. Mehdi (a.s.) diye bir kişi hiç yoktur ve hiçbir zaman da gelmeyecektir.

6. Hz. Mehdi (a.s.) gelebilir ama bu konuları araştırmak doğru değildir. Hz. Mehdi (a.s.) geldiğinde bizi vazife başında bulması gerekir dolayısıyla incelemeye gerek yoktur. Gelirse gelir, gelmezse gelmez.

7. Başının üstündeki bir meleğin bütün insanların göreceği şekilde “Bu Mehdi'dir, ona uyun” demesi, Hz. Mehdi (a.s.)’ye tank, top, silahın etki etmemesi gerekir. Böyle özellikleri olmayan kişi de zaten Hz. Mehdi (a.s.) değildir.

8. Ahir zamanda çok fazla sayıda Mehdi gelecektir. Üç, beş, on tane Mehdi gelebilir. Hepsi de sessizce Mehdilik görevlerini yapıp vefat ederler dolayısıyla bu gerçeği çok az kişi bilir.

Hz. Mehdi (a.s)’nin gelişi ile ilgili Resulullah (s.a.v)’i bu kadar açık ve sarih hadis-i şerifi, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin bu kadar net ve anlaşılır sözü varken bu konuyu bu derece karmaşık ve anlaşılmaz bir hale getirmek ve kapatıp ört bas etmeye çalışmak, ahirzamanın garip ve vahim özelliklerinden bir tanesidir.

Hz. Mehdi (a.s)’nin gelişi ve varlığı ile ilgili yukarıda anlattığımız yanılgılara düşen yüz milyonlarca insan vardır. Hz. Mehdi (a.s)’nin bu yüzyılda geleceğini düşünen ise başlangıçta 313 kişi olacaktır. Şu andaki genel durumdan da bu şekilde olduğu anlaşılmaktadır. Resulullah Efendimiz (sav) hadis-i şeriflerinde Hz. Mehdi (a.s)’nin yanında 313 kişinin toplanacağını bildirmiştir.

Açık ve sarih hadislere göre Hz. Mehdi (a.s)’yi anlayabilecek 313 kişi dışında kimse olmayacaktır. İnsanların Hz. Mehdi’nin geleceğini anlamamalarının nedenleri de yukarıda sayılan yanılgılardır. İnsanların bir kısmı Hz. Mehdi (a.s)’nin varlığını gerçekten anlamayacak, bir kısmı da şeytani bir gaye ile anlamazlıktan gelecek ve Hz. Mehdi (a.s)’nin zuhuruna kadar bu durum böyle devam edecektir.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de Hz. Mehdi(as)'nin imanın nuru ile anlaşılacağını ve onu farkederek yanında bulunacak kişilerin çok az sayıda olacağını şöyle bildirmektedir:

Bu vazifenin istinad ettiği (dayandığı) kuvvet ve manevi ordusu yalnız ihlas, sadakat ve tesanüd (birlik) sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirdlerdir (talebelerdir). Ne kadar da az olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar. İşte o pek kesretli, o muktedir ordu, Al-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselam'dır ve Hz. Mehdi'nin en has ordusudur. (Emirdağ Lahikası, s. 259)

Hz.Mehdi (a.s.)’nin zuhuruna ait bütün alametler ortaya çıkmış olmasına ve bu işaretlerin son derece açık ve aleni olmasına rağmen Hz. Mehdi (a.s.)'nin bilinememesi çok büyük bir mucizedir. Ancak insanların büyük bölümünün gözüne perde çekilmiştir ve insanlar bu açık gerçeklere rağmen Hz. Mehdi (a.s)’yi fark edememektedirler. Bu durum ahir zamanın şiddetinin azametini, vahametini, basiretin ve ferasetin ne kadar ortadan kalkmış olduğunu, insanların nasıl bir düşünce yapısına sahip olduğunu göstermektedir. Ancak Hz. Mehdi (a.s) ’nin gerçekten tek bir şahıs olduğunu ve bu yüzyılda zuhur edeceğini Allah’ın izniyle bütün dünya ileride anlayacaktır.

Yazılarımda sürekli ahir zamanda olduğumuzu, peygamberimizin söylediği hadislerin büyük bir mucize olarak gerçekleştiğini sizlere söylüyorum. Ahir zaman bütün fitnelerin, yolsuzlukların, ahlaksızlığın yaygınlaştığı ve insanların dinden uzaklaştığı dönemdir. Allah bu dönemde Hz. Mehdi (a.s)’yi göndererek tüm dünyaya İslam’ı tekrar hakim edecektir. Hz. Mehdi (a.s) ile birlikte daha önce Allah katına alınan Hz. İsa (a.s) gelip Hz. Mehdi (a.s) ile birlikte insanları İslam’a davet edecektir. Tüm dünyanın İslam’a girmesiyle altınçağ dönemi başlayacak ve Allah insanlara müthiş bir bolluk ve bereket verecektir.

Bu muazzam olaylara hep birlikte şahit olacağız. Fakat ahir zamanda insanlar bu kadar gaflet içindeyken, dalmış oyalanıyorken bu derin gaflet uykusundan biran önce sıyrılıp bu gerçeklerin görülmesi gerekiyor. İslam’ı yaymak ve anlatmak, Kuran ahlakını yaşamak her insanın vicdani sorumluluğudur. Hz. Mehdi(a.s)’nin gelecek olması kişinin bir köşede durup hiçbir şey yapmaması demek değildir. Tam tersine var gücüyle çalışıp, mükemmel bir ahlaka kavuşarak, insanlara Kuran’ı anlatarak Hz. Mehdi(a.s)’yi şevkle ve heyecanla beklemesi gerekir. Böylece bu kutlu insanla ve Hz. İsa(a.s) ile karşılaştığında o güzel insanlara layık bir ahlak gösterebilir. Hz. Mehdi(a.s) gelmeyecek diye ısrarla diretenler, gerçekleşen mucizeleri bir türlü göremeyenler Hz. Mehdi(a.s) ve Hz. İsa(a.s)’yı karşılarında gördüklerinde hiç kuşkum yok ki bu ısrarlarından ve diretmelerinden dolayı çok utanacaklar ve bu utançlarını gizlemeye çalışacaklar, hep birlikte bu olaylara şahit olacağız.

www.hazretimehdi.com

Siz de 'ibadetlerimi ileride yaparım’ mı diyorsunuz?



“Hele bir elli yaşıma geleyim namaza başlayacağım” ya da “Yaşlanınca ibadetlerimi yaparım ama şu an gencim, hayat tarzım buna el vermiyor, yaşlanınca Kuran okurum” benzeri sözleri sürekli duyuyorum. Peki hiç bu sözlerin ne kadar mantıksız olduğunu hiç düşündünüz mü? ‘İleride yaparım’ mantığının insanı nasıl büyük bir gaflete sürüklediğini, şeytanın insanı sürekli kandırdığını ve dünya hayatına dalıp oyalandığınızı göremiyor musunuz?

İnsanlar bu ‘ileride yaparım’ mantığının ne kadar yanlış olduğunun farkında bile değiller. Allah’a yönelmenin ve dini yaşamanın yaşlılıkta yaşanacağını ve dini yaşarlarsa dünyadan kopacaklarını ve birçok şeyden mahrum olacaklarını düşünüyorlar. Bu yüzden en küçük bir hatırlatmada hemen konuyu kapatıp yaşlılık dönemlerinde, ölüm iyice yaklaştığında düşünmek üzere oradan uzaklaşıyorlar.

Bu mantığın ne kadar yanlış olduğu ve insanın sadece kendi kendini kandırdığı açıkça ortadadır. İnsanlar çeşitli bahaneler öne sürerek ‘ileride yaparım’ mantığının kendilerini sonsuz azaba sürükleyeceğini fark edemezler. Oysa vicdan insanı daima doğru olana yöneltip iletir. Ancak bazı insanlar doğru olanı uygulayarak aklen ve ruhen rahat bir hayat sürmek yerine, vicdanlarını örterek zor olanı seçerler. Bu insanlar "şeytanın adımlarını izlerken" doğru yolda olduklarını iddia eder, din ahlakına uygun olmayan davranışları için birtakım mazeretler öne sürerler. İnsanların vicdanlarına uymamak için kullandıkları söz konusu mazeretlerden biri de kendi kendilerine aldıkları “İleride yaparım” kararıdır.

Şimdi insanların kendi kendilerini nasıl kandırdıklarını ve hayatlarında neleri ertelediklerini görelim:

İnsanlar Neleri İleride Yapacaklarını Söylerler?

İbadetleri İleride Yapacaklarını Söylerler:

Din ahlakını gereği gibi kavrayamamış bazı insanlar, Allah'a ve Kuran'a inandıklarını, ancak ibadetleri ileri yaşlarında yerine getireceklerini söylerler. Hacca gitmek, namaz kılmak gibi ibadetler çoğu kişi tarafından yaşlılık dönemine ertelenir.

Bu yanılgı içerisindeki insanlar, aslında doğruyu ve vicdanlarının uymaları gerektiğini bilirler. Samimi bir şekilde ibadet edildiğinde Allah insana doğruyu yanlıştan ayırt etme anlayışı verir. Nitekim bir ayette, namazın insanları doğruya yönelttiği şöyle bildirilmektedir:

“Sana kitaptan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar(fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut Suresi, 45)

Örneğin bir insan samimi bir şevkle namaz kılmaya başlarsa, Allah'ın bir vaadi olarak, hangi davranışın din ahlakına daha uygun olduğunu vicdanı daha net bir şekilde söylemeye başlayacaktır. Birçok insan bu gerçeği bilir ancak ibadetlerin getirdiği vicdani sorumluluklardan bir mazeret bularak kurtulmaya çalışır. Allah'ın kesin olarak emrettiği bu hükümleri inkar edemez, ama ileride hepsini yapacağına dair kendisine ve çevresine vaatlerde bulunur. Fakat bu insanın hiç düşünmediği ve aklına getirmediği gerçeklerden biri de belki de hiçbir zaman yaşlanmayacağı ve gençken de canının alınabileceğidir. Bu durumda insan çok genç yaşta Allah’ın huzuruna hiçbir ibadeti, hiçbir sorumluluğu yerine getirmemiş olarak çıkacaktır. Bu da kendisi için çok büyük bir kayıp ve sonsuza kadar pişmanlık anlamına gelmektedir.

Kuran Ahlakına Uygun Tavırları İleride Yapacaklarını Söylerler

İnsanlar sadece ibadetleri ertelemezler. Günlük hayatta karşılaşılan bazı olaylarda da vicdanın sesini dinlemek sürekli ertelenir. Bazı insanlarda "Şimdilik böyle yapayım, bir dahaki sefere düzeltirim" mantığı vardır. Bu mantıkla şu örnekleri verebiliriz:

Boş vakit geçirmenin doğru bir davranış olmadığını bilen bir kişinin kendisine hiçbir yarar sağlamayacağını bildiği bir televizyon programını, ”Bugün de izleyeyim bir daha izlemem” deyip saatlerce izleyerek zamanını Allah'ın razı olacağı şekilde değerlendirmeyi ertelemesi.

Dedikodunun Allah'ın Kuran'da yasakladığı yanlış bir tavır olduğunu bilmesine rağmen kişinin bunu önemsemeyip dedikodu yapması ve bu davranışını başka bir zaman terk edeceğini söyleyerek ertelemesi.

Temizliğin çok önemli bir ibadet olduğunu bilen bir kişinin, ”Bugün de böyle idare edeyim daha sonra detaylı bir temizlik yaparım” diyerek temizliği ertelemesi.

Yaptığı bir ticarette daha çok kar elde etmek amacıyla karşı tarafın hakkını yiyen bir kişinin, ”Bu seferlik böyle olsun, bir sonraki işte adil olacağım” demesi ve tek amacı o an için en fazla parayı kazanabilmek olduğundan Allah'ın bir emri olan ticarette dürüst ve adil davranmayı şuursuzca ertelemesi.

Karşısındakine sinirlenip son derece kırıcı sözler sarf eden hatta fiziksel zararlar veren bir kişinin, ”Bu sefer de kendimi tutamadım ama bir dahaki sefer sinirlenmeyeceğim” diyerek öfkesini yenmeyi ertelemesi.

Kişinin sürekli yalan söylemesi, kendi çıkarını gözetmesi, bencil ve egoist olması, alaycı espriler yapması gibi bu örnekler çoğaltılabilir. Hepsinin ortak noktasıysa vicdanen doğru olduğu bilinen güzel bir davranışın daha ileride yapılacağı bahanesiyle ertelenmiş olmasıdır. Oysa Allah Kuran’da insanların ertelediklerinin de hesap gününde karşısına çıkacağını şöyle bildirir:

“O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)' yalnızca Rabbinin Katıdır. İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir.” (Kıyamet Suresi, 12-13)

Dolayısıyla insan kötü tavırlar sergileyerek ve güzel ahlaklı davranmayı da erteleyerek kendisini çok büyük bir kaybın içine sokar. Oysa ahirette her tavrını tüm detaylarıyla karşısında bulup Allah’a hesap verecektir.

"İleride Yaparım" Mantığına Sebep Olan Çarpık Anlayışlar

Dünyadaki Zevklerden Mahrum Kalınacağı Kaygısı:


Bazı insanların özellikle ibadetleri yerine getirmeyi daha ileri bir zamana ertelemelerinin temel sebebi, bu kişilerin din ahlakına göre yaşamaya başladıkları takdirde tüm dünyevi zevklerden mahrum kalacaklarını zannetmeleridir. Şüphesiz bu, insanların Kuran ahlakını yaşamalarını engellemeyi amaç edinen şeytanın büyük bir aldatmacasıdır. Allah Kuran'ın birçok ayetinde nimetlerini müminlere hem dünyada hem de ahirette sunduğunu bildirmektedir:

“... İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada ver" der; onun ahirette nasibi yoktur. Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" der. İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir.” (Bakara Suresi, 200-202)

Ayrıca bir insanın bir nimetten gerçek anlamda zevk alabilmesi için o kişinin ruhen huzurlu olması gerekir. Vicdani bir rahatsızlık içinde olan kişi, her türlü nimet içinde bulunsa da hiçbir şeyden zevk alamaz. Bu nedenle dünya hayatını kendilerince doyasıya yaşayabilmek için vicdanlarına uymayanlar veya vicdanlarının emrettiklerini yapmayı erteleyenler, büyük bir hataya düşmektedirler.

Dünya hayatında iman etmek, Allah’a yakın olmak, hayatını akıllı ve şuurlu bir şekilde yaşamak, doğruyu yanlıştan ayırt ederek sürekli salih amellerde bulunmak insana verilen en büyük nimetlerden biridir. İnsan bu şekilde yaşadığı taktirde dünyadaki her türlü nimetten müthiş bir zevk alır. Fakat inkar edenler bu gerçeği ve derinliği asla bilemez, çok yüzeysel şeylerle mutlu olmaya çalışıp bu mutluluğu da bir türlü yakalayamazlar.

Ölümün Her An Gelebileceğinin Göz Ardı Edilmesi:

Ertelemek ancak ahireti ve ölümü düşünmeyen, Allah'ın vaadi olan bu iki apaçık gerçeği kendilerine yakın görmeyen insanlara mahsus bir tavırdır. Herşeyden önce insan ne zaman, nerede ve ne şekilde öleceğini bilmez. Örneğin şu an bu yazıyı okuyan kişi kendisini güvencede hissediyor olabilir. Ancak ansızın meydana gelebilecek bir olay veya bu yazıyı okuduktan yarım saat sonra bineceği arabanın kaza geçirmesi, merdivenlerden inerken ayağının takılıp düşmesi kolaylıkla bu kişinin ölümüne neden olabilir. Oysa Allah kesin olarak bildirmektedir ki, ölüm meleğini karşısında gören her insan ertelediği şeylerden dolayı büyük bir pişmanlık duyacaktır ve "Keşke hepsini yapsaydım" diyecektir. Bu tarifi mümkün olmayan ve asla dönüşü de bulunmayan pişmanlık, Kuran'da şu şekilde haber verilmiştir:

“O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım, " "Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim." "Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kuran'dan) saptırmış oldu..."” (Furkan Suresi, 27-29)

Asıl Cezanın Ahirette Verilecek Olması:

Allah'ın vereceği asıl cezanın bu dünyada değil, ahirette verilecek olması da birçok insanı yanıltan durumlardan biridir. Eğer Allah yapılan her vicdansızlığın karşılığını o an verseydi, insanlar bir kez karşılık aldıktan sonra bir daha vicdansızlık yapamazlardı. Dolayısıyla, Allah'ın yapılan vicdansızlıklara hemen karşılık vermemesi insanları aldatmamalıdır, çünkü her birinin karşılığı ahirette eksiksiz olarak verilecektir. Allah bu yanlış mantıkta olanları bir ayette şöyle haber vermektedir:

“… Ve kendi kendilerine: "Söylediklerimiz dolayısıyla Allah bize azap etse ya." derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Artık o, ne kötü bir gidiş yeridir.” (Mücadele Suresi, 8)

“Ertelemek ancak inkarda artıştır...” (Tevbe Suresi, 37)


Bazı insanlar ahireti düşünmedikleri için dünyada türlü bahanelerle, yalanlarla vicdanlarını rahatlatmaya çalışabilirler. Bu onlara geçici bir rahatlık sağlayabilir ve vicdanlarının emrettiği gerçeklerden kısa süre de olsa kaçmalarına neden olabilir. Ancak vicdanlarını mazeretlerle susturanların sonu, bir ayette şöyle haber verilir:

“Zalimlere kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı gün; lanet de onlarındır, yurdun en kötüsü de.” (Mümin Suresi, 52)

İnsanın yapması gereken, Allah'ın kendisine lütfettiği her günü, O'nun rızasını kazanmak için Kuran'da bildirilen ahlaka en iyi şekilde yaşamaya çalışmak ve ”İleride yaparım mantığı”nın kendisini sürükleyeceği sonsuz azabı iyice düşünerek bu tavırdan titizlikle kaçınmaktır.

İnsan gayret edip irade göstererek Allah’ın izniyle cenneti kazanabilecekken, tembellikler ve ertelemeler yüzünden dünyasını da sonsuz ahiret hayatını da kaybedebileceğini unutmamalıdır. Hayır getirecek bir işin ertelenmesi kişiye umulmadık kayıplar getirilebilir. Ertelemekten vazgeçen kişi ise sürekli olarak ilerler. Çok kısa sürede olgunlaşmış ve imanında derinlik elde etmiş olduğunu görür.

Ertelemeden, zamanında yapılan bir ibadet, geciktirmeden yerine getirilen bir güzel ahlak özelliği, insan için büyük bir kazançtır. Ayrıca insanın Yüce Rabbimiz’e olan teslimiyetini, sevgisini, inancını, imanını göstermesi için birer vesiledir.

Ünlü İslam alimi İmam Gazali de bir sözünde insanın ilerisi için yaptığı planları uygulamaya belki de hiç fırsatı olamayacağına ve ölümün yakınlığına şöyle değinir:

”Nice nefes alanlar vardır, aldıkları son nefesi geri vermeden ansızın ölüm onları yakalamıştır. Öyleyse gerçekte senin sahip olduğun sadece bir nefesten ibarettir; ne bir gün ve ne de bir saat! Bir nefesi bile geçirmeden Allah'a itaate ve tevbeye yönel. Belki de ikinci bir nefese erişemeden ölüm seni yakalar! İmam Gazali, Cennete Doğru, (Yedi Geçit), Minhacü'l-Abidin, sf. 118)

Ölümün çok yakın olduğunu sakın unutmayın ve hayatınızda ne ibadetlerinizi, ne Allah’a yakın olmayı, ne Kuran okumayı ne de güzel ahlaklı olmayı kesinlikle ertelemeyin. Ertediğiniz her gün sizin için çok büyük bir kayıptır. Her insanın kendine ait bir amel defteri vardır ve hepimizin amel defterleri öldüğümüzde önümüze getirilecektir.

Eğer sorumluluklarınızı ve salih amellerde bulunmayı ertelerseniz defterinizdeki salih işleriniz olmadığı gibi, işlediğiniz tüm günahlar, kötü tavırlar ve olumsuz davranışlar satır satır yazılı olacaktır. Bu yüzden daha gençken bu çok önemli gerçeğin farkında olun.

Gençken Kuran okuyup ayetleri öğrenin, yaşarken Allah’ın ayetlerinin nasıl gerçekleştiğini görün, Allah’ın yakınlığını hissedin ve vicdanınızı sonuna kadar kullanıp şeytanın sizi ‘ileride yaparım’ dedirterek kandırmasına asla izin vermeyin…