2 Nisan 2010 Cuma

New York Times: Dünyada Kuran ahlakı hızla yayılıyor



Yaşanmakta olan gelişmeler, 19. yüzyılda yaygın olarak benimsenen materyalist felsefenin, 21. yüzyılda tamamen terk edilmeye başlandığını ve yerini, Allah inancına ve Kuran ahlakına bıraktığını gösteriyor. New York Times'ta sayısında yayınlanan bir haber, ABD'de 11 Eylül'de gerçekleşen terörist saldırıların ardından, İslam dinine büyük bir yöneliş olduğunu ortaya koydu.

Jodi Wilgoren'in haberine göre, 6 milyona ulaşan Müslüman sayısıyla İslam, ABD'de en hızlı büyüyen din. İstatistiklere göre her yıl 25.000 kişinin Müslüman olduğunu ifade eden New York Times, 11 Eylül'den sonra İslam'ın büyüme hızının 4 kat arttığını belirtti.

Haberde ayrıca şu ifadelere yer veriliyor: "Uzmanlar, İslam'ın evrensel mesajı ile insanları etkilediğini söylüyorlar. Diğer dinlerle ortak inançların çokluğu ve Hz. İsa'nın, Hz. İbrahim'in ve İncil'de bahsi geçen birçok peygamberin Müslümanlar tarafından peygamber olarak kabul edilmesinin İslam'a yönelişi artırdığı bir gerçek. İnsanlar sadece kelime-i şehadet getirerek Müslüman olabiliyorlar."

Dünya aradığı huzur ve refahı güzel ahlakta buluyor


20. yüzyılın sonlarına doğru Batı dünyasında, dikkat çekici bir şekilde Allah'a, dine ve maneviyata yöneliş göze çarpmaya başlamıştı. Özellikle son günlerde, İslam ahlakının getirdiği barış, hoşgörü ve kardeşlik mesajının tüm dünya gündemine girmesi ve daha iyi anlaşılmaya başlanması sonucunda bu yöneliş hız kazandı.

Liderlerin yanı sıra, sanatçılar, bilim adamları, sporcular, yazarlar, aydınlar artık çalışmalarında, yaptıkları açıklamalarda Allah'ın ismini anarak, dine ve maneviyata yönelişin önemini ifade ediyorlar. Medyada "Allah'a inanıyorum", "her gece dua ederim", "Allah'a şükretmediğim tek günüm bile geçmiyor", " Allah sizi ve ülkemizi korusun" gibi başlıklar içeren haberlere çok sık rastlıyorum. Bu haberlerden bazıları şunlar:

"1 milyardan fazla insanın kabul ettiği İslam, dünyanın en hızlı büyüyen dini" (ABCNEWS, Abcnews.com)

"İslam, Amerika'da en hızlı büyüyen din..." (NEW YORK TIMES, 21 Şubat 1989, s.1)


"Müslümanlar dünyanın en hızlı büyüyen grubu" (USA TODAY, Nüfus Referans Bürosu, 17 Şubat 1989, s.4)

"İslam, Kuzey Amerika'da en hızlı büyüyen din..."(TIMES MAGAZINE)

"İslam Amerika'da büyümeye devam ediyor, hiç kimse bundan şüphe etmiyor."(CNN, 15 Aralık 1995)

"İslam Amerika'da en hızlı büyüyen din. Birçok insanımız için bir yol gösterici ve denge unsuru." (LOS ANGELES TIMES, 31 Mayıs 1996, s.3)

"Amerikan anketlerinde sonuç Allah'a dönüş: Amerika, dini inançta güçlü bir dirilme yaşıyor. Son on yılda Allah'a ve mucizelerin varlığına inanan insanların yüzdesi çok fazla arttı." (DAILY TELEGRAPH, 23 Aralık 1997)

"Her on Amerikalı'dan dokuzu Allah'a dua ediyor."
(Evangelical Press News Service)

"Bilim Allah'ı Buluyor" (NEWSWEEK, Temmuz 1998)

"Yaratılış dünyada büyük bir hızla yayılıyor." (NEW SCIENTIST, 22 Nisan 2000)

Bilimsel gelişmeler Allah'a yöneltiyor

Keppler, Newton, Cuvier, Linneaus gibi pek çok büyük bilim adamı, evreni veya canlıları "Allah'ın delillerini görme" niyetiyle inceliyordu. William Paley adlı bilim adamı tarafından kaleme alınan ve 1802 yılında yayınlanan Natural Theology: or, Evidences of the Existence and Attributes of the Deity, Collected from the Appearances of Nature isimli kitabı, pek çok iman hakikati içeriyor ve Paley tüm bunları "tasarım" mantığıyla anlatıyordu. Kitabının girişinde bir saat örneği vermiş ve bir arazide gezinirken yerde bir saate rastlayan bir insanın "bunu herhalde doğa tesadüfen yapmış" diye düşünmeyeceğini, her saatin bir saat yapımcısını ispat ettiğini anlatmıştı. Ardından da canlı organlarını inceleyerek her birinin bir saatten çok daha kompleks tasarımlar içerdiğini ve Allah'ın varlığını ispat ettiğini açıklamıştı.

Bugün Batı bilimi bu gerçekleri bir bir keşfetti. Bilim, bir zamanlar Paley'in anlattıklarının doğru olduğunu, canlıların gerçekten birer "iman hakikati" olduklarını ve Allah tarafından yaratıldıklarını ispat etti. Tanınmış biyokimya profesörü Michael Behe, bu gerçeği Darwin's Black Box isimli kitabında şöyle vurgular:

"Paley'in görüşlerine kim karşılık verebilmiştir? Söz konusu saat, akıllı bir tasarımcı olmadan nasıl var olmuş olabilir?... Gerçekte Paley hiçbir zaman çürütülememiştir. Darwin veya Dawkins, bilim veya felsefe; hiçbir şekilde saatin bir tasarımcı olmadan nasıl var olduğunu açıklayamamıştır."

İman hakikatlerinin yeniden keşfi, bilim dünyasıyla birlikte tüm dünyayı derinden etkileyecek bir gelişmedir. Bu vesileyle, 1.5 asırdır dünyayı aldatan materyalist felsefe yıkılmış, insanlar Allah'ın varlığını kavramışlardır.

Allah'a yöneliş, materyalizmin çöküşünü hızlandırdı

Materyalizm, günümüzde büyük bir gürültüyle çökmektedir. 19. yüzyıla yön veren üç önemli materyalist fikir adamı olduğu söylenir: Freud, Marx ve Darwin. İlk ikisinin teorileri geçtiğimiz 20. yüzyıl içinde denenmiş, incelenmiş ve sonunda geçersizlikleri anlaşılarak birbiri ardına reddedilmiştir. Darwinizm ise şu içinde bulunduğumuz dönemde yıkılmıştır.

Son dönemde yaşanan bazı önemli gelişmeler, materyalizmin bu büyük çöküşüne hız kazandırdı. Önce, ışık hızını aşma amacıyla deney yapan bilim adamları, tüm bilimsel kabulleri alt üst eden bir bulguyla karşı karşıya geldiler: Işık hızının kat kat aşıldığı bir deney ortamında, deneyin sonucunun sebebinden daha önce gerçekleştiğine hayretle şahit oldular. Bu, 19. yüzyılda materyalist temellere dayanarak ortaya atılan "nedensellik" iddiasının çürümesi anlamına geliyordu. Bir gazete manşetinde konu "sebepsiz sonuç olabileceği ve bir olgunun sonunun, başından önce meydana gelebileceği kanıtlandı" diye özetlendi. Gerçekten de bir olayın sonucunun sebebi gibi gözüken olaydan önce gerçekleşmesi, tüm olayların ayrı ayrı yaratıldığının bilimsel bir delilidir ve materyalist dogmayı tamamen yıkmaktadır.

Bundan başka, insanın gen yapısını çözmek için yürütülen İnsan Genomu Projesi sonuçlandı ve Allah'ın canlıları ne denli üstün bir yaratılışla var ettiğini ortaya koyan "genetik bilgi"nin detayları insanlığın gözleri önüne serildi. Bugün bu projenin sonuçlarını inceleyen, tek bir insan hücresinde binlerce ansiklopedi sayfasını dolduracak kadar bilgi saklandığını öğrenen her insan, bunun ne kadar büyük bir yaratılış delili olduğunu kavrıyor.

Toprağın altından çıkarılan (milyarlarca yıllık) milyonlarca fosil günümüzde yaşayan canlılarla tamamen aynı olduklarını ve evrim geçirmediklerini kanıtladı. Evrimciler evrimi ispat edecek tek bir ara geçiş fosili bulamadıkları gibi yaratılışı ispat eden milyarlarca fosille karşılaştılar. Bu fosiller milyarlarca yıl önce yaşayan kuşun yine aynı kuş, sürüngenin yine aynı sürüngen, balığın yine aynı balık olduğunu ispatladı ve bu deliller 21. yüzyılda evrim teorisini tarihe gömdü.

Tüm bu gelişmeler, 19. yüzyılda yaygın olarak benimsenen materyalist felsefenin, 21. yüzyılda tamamen terk edilmeye başlandığını ve yerini, Allah inancına, Kuran ahlakına bıraktığını gösteriyor. Bu gerçek aşağıdaki Kuran ayetinde şöyle haber verilmektedir:

"De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra Suresi, 81)

Önümüzdeki günlerde insanların çok daha fazla İslam’a ve Kuran ahlakına yöneldiklerine şahit olacağız, ekonomik kriz insanların materyalist zihniyetten tamamen kurtulmalarına, mala, paraya, mevkiye önem vermek yerine dine, Kuran’a, güzel ahlaka, ahirete önem vermek gerektiğini görmelerini sağlayacak. Hep birlikte bu güzel gelişmelere şahit olacağız…

Türkiye Arap ve İslam dünyasının lideri olacak



Öncelikle Gerçek Hayat dergisinden Adem Özköse'nin Londra’da yayın yapan Kudüs El Arabiya Gazetesi’nin yazarlarından olan Eymen Halid ile gerçekleştirdiği röportajı sizlere iletmek istiyorum:

Londra'da yayın yapan Kudüs El Arabiya Gazetesi'nin yazarlarından olan Eymen Halid, tıpkı Lübnanlı Gazeteci Muhammed Nureddin gibi Türkiye'nin Arap Dünyası'ndaki gönüllü elçilerinden. Türklerle Arapların birleşmesi fikrinin ateşli savunucularından biri olan Halid, ayrıca Osmanlı'ya büyük önem veren Arap Gazetecilerin önde gelenleri arasında sayılıyor. Eymen Halid hem Arapların Osmanlı hakkında ne düşündüklerini; hem de Türkiye'nin dışardan nasıl görüldüğünü şu şekilde anlatıyor.

Arapların bir kısmı, özellikle de Arap Milliyetçiler Osmanlı Yönetimi'ni işgalci bir yönetim olarak görüyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Osmanlı Yönetimi hangi kavimden olursa olsun Müslümanların haklarını koruyan adil bir yönetimdi. Osmanlı Hilafeti yıkıldıktan sonra Araplar ve Müslümanlar bir daha huzur ve rahat yüzü görmedi. Bugün Osmanlı Hilafeti devam ediyor olsaydı Filistin ve Irak bu halde olur muydu? Osmanlı Hilafeti zulme uğrayanların sığınağıydı. Sadece Müslümanlar değil; kendi ülkelerinde zulüm gören Yahudi ve Hıristiyanlar bile Osmanlı Halifesi'ne sığınıyorlardı. Osmanlı kesinlikle işgalci değildir. İşgalci Yönetimler tıpkı Amerika ve İsrail gibi sadece yıkar ve öldürür. Osmanlı yıkmadı, öldürmedi; hep imar etti.

Osmanlı Araplara ne verdi?

Bugün Arapların övündükleri bir çok tarihi çarşı, mescid, han ve saray Osmanlılar tarafından inşa edilmiştir. Osmanlı, Araplara şehir kurmayı, şehirli olmayı öğretti. Dedelerimiz Osmanlı Halifesini hep kendi halifeleri olarak gördüler ve halifeye itaat ettiler. Osmanlı Halifesi Müslümanların babasıydı. Hilafet yıkılınca Müslümanlar babalarını kaybettiler ve yetim kaldılar. Biz ilkokulda okurken tarih derslerinde Osmanlıdan işgalci olarak bahsedilirdi. Çünkü Arap Ülkelerinde ilkokullarda okutulan tarih kitaplarının birçoğu İngiliz ve Fransız Tarihçiler tarafından kaleme alınmıştır. İlkokuldaki derslerimiz bitince camiye ders okumaya giderdik. Camideki hocamız ise Osmanlının asla işgalci olmadığını, Osmanlı Hilafetinin Müslümanları koruyan adil bir yönetim olduğunu söylerdi. Hocalarımız özellikle Sultan Muhammed Fatih ve Abdülhamid Han'dan övgüyle bahsederler ve Halifeye sevgi beslemenin İslam'ın şiarlarından olduğunu söylerlerdi.

Türkiye'deki resmi tarih kitaplarında da Arapların Osmanlıyı arkadan vurduklarından bahsediliyor. Araplar bu suçlama hakkında ne diyorlar?

Osmanlı, Arap topraklarını 400 yıla yakın yönetti. Bu süre zarfında Araplar Osmanlı ile hep iyi geçindiler ve Osmanlı Halifesini kendi Halifeleri olarak gördüler. Araplarla Osmanlının arası İttihak ve Terakkicilerin yüzünden bozuldu. İttihak ve Terakkiciler İslam'dan uzaklaştılar ve Arapları aşağıladılar. Özellikle Cemal Paşa Arapları Osmanlıya düşman etmek için büyük çaba harcadı ve yüzlerce Arap yazar, şair ve âlimi astırdı. Bugün her Arap başkentinde Cemal Paşa'nın astırdığı Arapları temsil eden şehitlikler vardır. Geçenlerde bir kitapta Cemal Paşa'nın eşinin Mason olduğu yönünde bir bilgiye rastladım.

Arap Milliyetçiler Osmanlıyı sadece Cemal Paşa'dan ibaret olarak göstermeye çalışıyorlar.

Bu çaba kötü niyetli ve insafsız bir çaba. Cemal Paşa nasıl Osmanlıyı temsil etmiyorsa, Şerif Hüseyin de Arapları temsil etmiyor. Şerif Hüseyin Osmanlıya isyan ederek büyük bir hata yapmıştır. Fakat Türkler ve Araplar Cemal Paşa ve Şerif Hüseyin'e takılıp kalmamalılar. Şerif Hüseyin de daha sonraki yıllar yaptığı hatanın farkına vardı; fakat iş işten geçmişti.

Arap Halklarının Türklere ve Osmanlıya olan ilgisi özellikle son dönemlerde bir hayli arttı. Hatta son aylarda Arap Dünyasında yoğun bir şekilde Türkiye ve Abdülhamid Han ile ilgili kitaplar yayınlanmaya başladı. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

Arap Dünyasında alttan alta yeni bir Osmanlıcılık akımı oluşuyor. Bir çok Arap mütefekkir başta Filistin olmak üzere İslam Dünyasında yaşanan sorunların Osmanlı Hilafetinin tekrar dirilmesiyle çözüleceğini düşünüyor. Bu mütefekkirler; “Filistin, Osmanlı Hilafeti yıkılınca işgale uğradı; Arap Yöneticileri Filistin'i asla kurtaramayacaklar. Filistin ancak halifenin geri dönmesiyle kurtulur” fikrini savunuyor. Türkiye Halkının ve Başbakan Erdoğan'ın Gazze Saldırısı esnasında gösterdiği tavır bu düşüncenin daha da güçlenmesine neden oldu. Türkler Filistin meselesine sahip çıktıkları sürece Arapların Türklere olan sevgisi daha da artacak. Türk Hükümeti Batıya yönelmek yerine Arap Dünyasına yönelmelidir. Türkler Arapları arkalarına alırlarsa Batı'nın Türk Hükümetine olan saygısı daha da artacaktır. Türklerle Arapların ittifak kurmaları için şu an psikolojik ortam tamamen hazır.

Nasıl açıklayabilir misiniz?

Ortadoğu'da her hangi bir Arap'ın kapısını çalın ve Türk olduğunuzu söyleyin; büyük bir ilgi ve sevgi ile karşılaşacaksınız. Bu tarihi fırsatı Türkler çok iyi kullanmalılar ve Araplarla olan ilişkilerini geliştirmeliler. Arapların Abdülhamid Han'a olan sevginin sebebi ise O'nun Filistin meselesinde göstermiş olduğu duyarlılıktır. Abdülhamid Han sadece bir Osmanlı Halifesi değil; zeki bir diplomat ve devlet adamı, Ümmeti Muhammed'in birliği için mücadele eden samimi bir İslam Komutanıdır.

Necmeddin Erbakan Hoca ile Başbakan Erdoğan arasında ne tür farklar görüyorsunuz? Arapların bu iki lidere bakışları nasıldır?

Araplar Erbakan'ı da, Erdoğan'ı da çok seviyorlar. Erbakan, Araplara göre Türkiye'deki İslamcılığın babasıdır ve Türklerin İslam'a ve Arap Dünyası'na tekrar dönmesinde en büyük etki Erbakan'ın çabalarıdır. Fakat Erbakan Hoca tıpkı bazı Arap İslami Hareketler gibi yönetimi ele geçirme noktasında aceleci davrandı. Erdoğan ise adımlarını daha dikkatli atıyor. Arap Dünyası Erbakan Hoca'yı ve Başbakan Erdoğan'ı Türkiye'deki İslami Hareketin temsilcileri olarak görüyor. Türkiye'deki İslami Hareketin geçirdiği evreler ve yaşadığı tecrübeler bence çok önemlidir. Arap Dünyası'ndaki İslami Hareketler Türkiye'deki İslami Hareketin tecrübelerinden faydalanmalıdır.

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girme çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkler Müslüman Kimliklerini korudukları sürece Avrupa Birliği'ne asla giremeyecekler. Avrupa Devletleri Osmanlıyı asla unutmazlar. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girdiğini varsayalım. Ne olacak? Türkiye Avrupa Birliği'nin etkisiz bir parçası olacak. Fakat Türkiye, Arap ve İslam Dünyası'na yönelirse Arap ve İslam Dünyası'nın lideri konumuna gelecek. Türkiye'nin dostu Amerika, İsrail, İngiltere değildir. Türkiye'nin dostu Araplar ve Ortadoğu Halklarıdır. Türk Hükümeti Batı yerine Doğuya yönelirse Türkiye ülke olarak büyük bir atılım gerçekleştirir ve İslam Dünyası'nın bir çok sorunu da çözüme kavuşur.

-Türk bazı yazar ve aktivistler Türkiye ile Suriye arasındaki sınırların kaldırılması gerektiğini ve böyle bir girişimin İslam Birliği'nin nüvesini oluşturacağını savunuyorlar. Arap Dünyası bu düşünceye nasıl bakıyor?

Biz bu düşünceyi bütün kalbimizle destekliyoruz. Bu düşünceyi gerçekleştirecek devlet adamları tarihe geçeceklerdir. Zaten Türkiye Halkı ile Suriye Halkının zihninde herhangi bir sınır yok. Suriye Halkı Türklere büyük önem veriyor ve Türkleri çok seviyor. Türk Dizilerinin Arap Dünyası'nda bu kadar büyük bir çapta ilgi görmesinin sebebi de Arapların Türkiye Halkına duyduğu sevgidir. Türkiye Milli Takımı Avrupa Kupası'na katıldığında Arapların hepsi Türkiye Milli Takımını destekliyorlar. Çünkü Türkler ve Araplar aynı dine ve kültüre sahip olan aynı toprakların çocuklarıdır. Suriye bana göre Mısırla birlikte Arap Dünyası'nın en önemli ülkesi. Ayrıca Suriye Yönetimi Türkiye ile olan ilişkilerini daha da geliştirmek ve Türkiye ile kardeş ülke olmak istiyor. Türkiye Suriye'nin kalbini kazanırsa bütün Arap Dünyası'nın kalbini kazanır. Çünkü Suriye Türkiye için Arap Dünyası'na açılan kapıdır. Türk Hükümeti bu kapıyı daha da aralamalı ve Suriye ile Türkiye arasındaki sınırlar bir an önce kalkmalıdır.

Eymen Bey, siz Türkiye'yi yakından takip eden birisiniz. Dışardan bakıldığında Türkiye'de yaşanan sorunların kaynağı kim olarak görülüyor?

Türkiye'de yaşanan sorunların temelinde İttihak ve Terakki geleneğini savunan Batıcılar var. Abdülhamid Han ile İttihak ve Terakki'nin savaşı bugün de sürüyor. Türk Halkı ve Hükümeti bugün Abdülhamid Han'ı temsil ederken, İslam'a, Türk Halkının kültür ve geleneklerine karşı gelenler İttihak ve Terakki'yi temsil ediyorlar. Türk Halkı ısrarla İslam Dünyası'na yaklaşmak isterken, İttihak ve Terakkici kanat Türkiye'yi İslam Dünyası'ndan koparmak istiyor. Umut ediyorum ki bu mücadeleyi Türkiye Halkı ve Hükümeti kazanır.

Açıkça gördüğünüz gibi yazılarımda bildirdiğim Türk İslam Birliği ve sınırların açılması ile ilgili konular yurtdışında da sürekli gündemde yer alıyor.

Kudüs El Arabiya Gazetesi’nin yazarları Eymen Halid’de Suriye ile sınır kapılarının açılmasının Suriye’yi çok sevindireceğini, Türkiye’nin batıya değil, Arap dünyasına yönelip lider olması gerektiğini söylüyor. Bu son derece doğru bir tespittir.

Türkiye Türk İslam Birliği’nin liderliğini hedeflemeli bölgeye biran önce Osmanlı dönemindeki barışı ve huzuru getirmelidir. Ne Filistin’in, ne Afganistan’ın, ne Irak’ın, ne de diğer zulüm altındaki ülkelerin Türkiye’den başka sığınacakları ülke yoktur.

Türkiye’nin bu konuda hiç vakit kaybetmemesi biran önce Türk İslam Birliği’nin kurulmasını sağlaması, Osmanlı’dan aldığı şerefli görevi tekrar yerine getirmesi gerekiyor.

Türkiye artık yönetilecek değil, yönetecek ve lider olacak devlettir ve tüm dünya bu gerçeği çok net bir şekilde görmektedir…

Şuurlu yaşamak ya da derin gaflette olmak…



Siz hayatınızı şuurlu olarak yaşayanlardan mısınız, yoksa olaylara kapılıp giden, günlük koşturmacanın içinde boğulup gerçekleri göremeyen, yaratılış amacını fark edemeyen, her gün bir adım daha ölüme yaklaştığını fark edemeyenlerden misiniz?

Çevremdeki insanlara bakıyorum, işyerimde, sokakta koşuşturan insanlar, akşamları trafikle boğuşup, evde kanepelerine yerleşen, sonra adeta görevmiş gibi birkaç dizi seyredip ardından uyuyan ve beyinlerini adeta donduran insanlar. Hiç ama hiç düşünmeyen, hiç akletmeyen insanlar…

Bu insanlar öyle derin bir gaflet içindeler ki bütün kainatı yaratan Allah’ı hiç fark edemiyorlar. Allah’ı değil fark etmek, hiç akıllarına bile getirmiyorlar. Oysa Allah her an herkese şah damarından daha yakın, insanlara durmadan yiyeceklerini veriyor, sağlık veriyor, evlat veriyor, aile veriyor, mal, mülk veriyor, fakat insanlar bunu da görmüyorlar. Bütün bunları kendi çalışmalarıyla elde ettiklerini düşünerek çok büyük yanılgıya düşüyorlar. Sadece başları sıkışınca hemen dua ediyorlar, sıkıntıdan kurtulur kurtulmaz yine yine boş uğraşlarına, dalmaya, oyalanmaya devam ediyorlar.

Bu insanların tek amacı iyi bir kariyer, çocuklarını koleje sokmak, ardından üniversiteyi kazandırmak, iyi bir araba ardından ev almak, sonra da her yaz nereye tatile gideceğini düşünmek… Akşam nerede yemek yiyeceğini, hafta sonunu nerede eğleneceğini planlamak…Peki insan sadece mal, mülk edinsin, iyi bir mevki sahibi olsun diye mi yaratıldı, bu dünyada birçok çocuğu olsun, paralarını, mallarını biriktirsin, sorumsuzca dünyayı yaşasın diye mi yaratıldı?

Halbuki dünya göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Ölüm her geçen gün hepimize bir adım daha yaklaşıyor. Derin gaflette olan bir insan Allah’ı fark edemediği gibi çevresindeki tüm olayları O’nun kontrol ettiğini de göremiyor, kaderini yaşadığını, imtihan olduğunu, ölüp hesap vereceğini de bilmiyor, sadece gününü gün ediyor, nasıl kendini eğlendireceğini düşünüyor. Onun için en önemli konu ertesi gün giyeceği kıyafet ya da toplantıda yapacağı sunum oluyor. Halbuki ertesi gün ölüp Allah’ın huzuruna çıkabilir, dünyada hiçbir salih ameli olmadan ahirete gidebilir ve sonsuza kadar cehennemde kalabilir, bunu hiç ama hiç aklına getirmiyor.

Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (EN'AM SURESİ / 32)

Size verilen her şey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de, akıllanmayacak mısınız? (KASAS SURESİ / 60)


Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (ANKEBUT SURESİ / 64)

Tamamen şuuru kapalı dünyaya dalan insanların dışında imanlı olan, Allah’ı fark eden, sorumluluklarının bilincinde olan insanlar var. Bunlar her günü hatta her dakikayı Allah’ı fark ederek geçiriyorlar. Her gün yaşadıkları olayları Allah’ın imtihan olarak yarattığını, denendiklerini biliyorlar. Kaderlerinin ve çevrelerindeki insanların kaderlerinin daha doğmadan önce belirlendiğini biliyorlar. Bu yüzden hangi olayla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar şaşırmıyorlar, üzülmüyorlar ve asla isyan etmiyorlar. Her olayda Allah’a şükrediyorlar. Bir gün mutlaka öleceklerini, bu dünyanın göz açıp kapayana kadar geçeceğini biliyorlar. Bu dünyaya değil sonsuza kadar yaşayacakları ahirete değer veriyorlar. Dünyadan hiçbir şey götüremeyeceklerini, sadece bir bez parçasına sarılarak gömüleceklerini biliyorlar. Ahirette yalnızca Allah için yaptıkları ibadetlerini, salih davranışlarını yanlarında bulacaklarını çok iyi biliyorlar ve hayatlarını her dakikasının kıymetini bilerek, hakkını vererek en güzel şekilde, boş işlerden tamamen kaçınarak geçiriyorlar.

İman edip salih amellerde bulunanlar, biz onları altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Bu, Allah'ın gerçek olan va'didir. Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır? (NİSA SURESİ / 122)

Şimdi bu iki insan arasındaki farkı görebiliyor musunuz, şuurlu yaşamak ile derin gaflet içinde yaşamak arasındaki farkı…Her iki insana da ölüm aniden gelecektir, fakat biri hayatı boyunca buna hazırlık yapmış, ahireti beklemiş olacak ve öldükten sonra karşılaşağı her şeyi bilerek yaşamını geçirmiş olacaktır. Diğer kişi ise bütün hayatını boş sözlerle, boş işlerle, Allah’ı hiç düşünmeden, hiç anmadan, Allah için hiçbir şey yapmadan tamamen gaflet içinde geçirmiş olacaktır. Ölüm aniden geldiğinde karşılaştıklarından dolayı müthiş bir pişmanlık yaşayacak, işte o zaman kapalı olan şuuru tamamen açılacaktır. Çünkü o kişi ahireti, cenneti ve cehennemi tüm gerçekliği ile görmüş olacak, Allah’a kul olmak üzere yaratıldığını, bu dünyaya sadece eğlenmeye değil kul olmaya geldiğini anlayacaktır. Fakat ölümden sonra şuurun açılması insana hiçbir yarar sağlamaz, çünkü geriye dönüş asla mümkün değildir. Bu yüzden ölüm size gelmeden önce sizi ve tüm kainatı yaratan Allah’ı fark edin, sizi ve mükemmel düzeni ne için yaratığını düşünün, Kuran’daki ayetleri öğrenip sizi çok seven, çok merhametli olan Allah’ı tanıyın. Hayatınızı şuurlu, imanlı ve akılcı yaşayın, gaflet içinde, dalıp oyalanarak, boş işlerin peşinde koşarak ömrünüzü tüketmeyin, çünkü bunun sonucunda en çok pişman olan yine siz olursunuz…

Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi, biz de bugün onları unutacağız. (A'RAF SURESİ / 51)

"Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir." (KAF SURESİ / 22)

Masonluğun saklanan yüzü



Bir kişi, internet sitelerinden veya gazete, dergi ve kitaplarda yapılan açıklamalardan masonları takip ederse, onların insancıl olduklarını ve iyiliğe hizmet ettiklerini zannedebilir. İlkelerini anlattıklarında, masonluğun faydalı ve gerekli bir dernek olduğunu düşünebilir. Ancak masonların kendi gizli kaynaklarını incelediğimizde karşımıza daha başka bir yapı çıkar. Bu kaynaklarda masonluğun, hükümetleri ve devletleri yok sayıp ülkeleri yönetmeyi, devrimler yapmayı hedefleyen, hatta masonik amaçlar uğruna göz kırpmadan savaşlar dahi çıkartabilen bir örgüt olduğu görülecektir. Bununla birlikte vurgulanması gereken önemli bir nokta da, çeşitli vaadlerle masonluğa dahil edilmiş bazı alt düzey masonların, örgütün bu faaliyet sistemine farkında olmadan dahil edildikleridir.

Masonluk aynı zamanda, hakkında en çok soru işareti bulunan ve insanların merakını çeken konulardan biridir. Çünkü bu örgütün çalışmaları gizlidir, gerçek felsefesi ve amaçları hakkında da çok farklı yorumlar yapılmaktadır.

Masonlar kendilerini tanıtırken "insan sevgisi, hoşgörü, evrensel kardeşlik, akıl ve bilim yolu" vs. gibi etkileyici kavramlar kullanırlar. Oysa, masonluk oldukça karanlık bir örgüttür. En temel özellikleri ise dini inançlara saygılı gibi görünmelerine rağmen dinsiz, hatta din ahlakının karşısında olmalarıdır. Ancak bunu doğrudan söylemeyip farklı şekillerde dile getirirler. Asıl amaçları, insanın merkez olarak kabul edilmesi yani insanın ilahlaştırılmasıdır. Türk mason localarının 1923'te yayınladığı "Meşrik-i Azam İçtimai Zabıtları"nda, bu felsefe şöyle ifade ediliyor:

‘’Biz artık Allah'ı hayat gayesi olarak tanımayacağız. Biz bir gaye yarattık. O gaye Allah değil, beşeriyettir.’’ (Allah’ı tenzih ederim)

Bir başka masonik kaynakta ise şöyle denmektedir:

''İptidai (eski-ilkel) cemiyetler, acizdiler, aczleri dolayısıyla etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar. Masonizm ise insanı ilahlaştırdı.’’ (Allah’ı tenzih ederim)

Masonluğun temelini oluşturan hümanizmin tanımı, bu felsefenin doğrudan din ahlakına karşı bir kimliğe sahip olduğunu göstermektedir. 20. yüzyıldaki hümanist felsefe akımının öncüsü olan Julian Huxley, Darwin'in evrim teorisini rehber kabul ederek "Evrimsel Hümanizm" adı altında yeni bir batıl din kurmuş ve bu sapkın inanışın anlamını da şöyle ifade etmiştir:

''Ben "hümanist" kelimesini kullanırken, insanın, aynı bir bitki ya da hayvan gibi, doğal bir varlık olduğunu kastediyorum. Yani insanın bedeni, zihni ve ruhu, doğa üstü bir güç tarafından yaratılmamış, aksine evrim süreci sonunda oluşmuştur. Dolayısıyla insan, herhangi bir doğa üstü gücün kontrolü ya da yol göstericiliğine değil, sadece kendi varlığına ve kendi gücüne inanmalıdır.’’ (Allah’ı tenzih ederim)

Huxley'in yolunu izleyen John Dewey adlı Amerikalı filozof, 1933 yılında bir "Hümanist Manifesto" yayınlamıştır. 1973 yılında yayınlanan II. Hümanist Manifesto'da ise insanlığı tehdit eden sorunlar anlatıldıktan sonra bu felsefenin Allah'ı nasıl inkar ettiği şöyle özetlenmiştir: "Bizi kurtaracak bir Yaratıcı yoktur, kendimizi biz kurtarmalıyız." (Allah’ı tenzih ederim)

İşte masonik felsefenin özündeki, insanın temel alınması düşüncesinin özeti budur. Bu sapkın felsefenin öne sürdüğü iddialar son derece yanlıştır. Çünkü Allah’ın eşsiz gücünü kabul etmeyerek sözde "insanlar arasında sevgi, barış, kardeşlik" gibi kavramların öneminden bahsetmenin tek başına hiçbir kıymeti olamaz. İnsanoğlunun varoluşunun amacı, Kuran'ı Kerim'in, "Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat Suresi, 56) ayetinde bildirildiği gibi, Allah'a kulluk etmektir. İnsan bu sorumluluğunu göz ardı edip, Allah’a iman etmedikten sonra kurtuluşa eremez.

Masonluğun Temel İlkeleri Nelerdir? Kimler Mason Olabilir?

Masonlar, haricilere yani mason olmayanlara "Biz Allah inancı olmayanları aramıza almayız, hepimiz Allah'a inanırız" derler, ancak bunun sadece bir kamuflaj olduğu kendi yayınlarındaki bilgilerden açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim masonik kaynaklara bakıldığında Allah inancının, örgütün içinde aşamalı bir şekilde ortadan kaldırıldığı görülebilir. Türk masonlarının bir yayın organında, dinsizliği "bilim" maskesi altında yaymanın masonların en büyük görevi olduğu şöyle ifade edilmektedir:

Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev, olumlu bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun evrimde en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir. Ernest Renan'ın şu sözleri çok önemlidir: "Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır." Lessing'in şu sözleri de bu düşünceyi destekler: "İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerek kalmayacaktır.”

Masonların, bilimsel düşünen insanların din ahlakından uzaklaşacağını öne sürmeleri büyük bir yanılgıdır. Din, düşünmeyi, araştırmayı ve incelemeyi teşvik eder. Akılcı ve vicdanlı düşünenler din ahlakını samimi olarak yaşarlar. Başka bir masonik metinde şöyle denir:

"Sizler Allah'ı, kader, tabiat, kanun, kuvvet gibi zeka ve ruhunuzun eğilimine, inanç ve idrakinize göre herhangi bir isimle adlandırabilirsiniz." (Allah’ı tenzih ederim)

Kaderi, tabiatı, kanun, kuvvet ve zekayı yaratan Allah'tır ve Rabbimiz sonsuz kudret sahibidir. Bu en büyük hakikatten gaflet içinde olan masonluk, içinde bulunduğu gafleti topluma da yayma çabası içindedir. Masonlar insanları da ahlaki durumuna göre değil, kendilerince belirledikleri koşullara göre seçerler. Bunlardan bazıları şu şekildedir:

“Umumi vasıflardan sonra bir de bizim Masonik açıdan arayacağımız bazı şartlar lazımdır. Şimdi onları inceleyelim.

1)İdealist olmak;
2)İyi isim ve şöhret sahibi olmak:
3) Maddi ve mali imkanların iyi durumda olması.
4) Haricilerin vaktinin müsait olması (MASON DERGISI - 81/4, s.32)

Masonluğun Dünya Görüşü Nasıldır?

"Masonlukta hareketlerin rehberi Akıl ve Hikmettir. Masonluğa göre Akıl, mevhumelerinden (Dini inançlardan), batıllardan, hurafe ve hayallerden kurtulmak ve mevzuunu (konusunu) hakkiyle (gerektiği gibi) tanımaktır. Akıl ile mevhumelerden (Dini inançlardan) kurtulan kimse mevzuuna (konusuna) hakim olduğu zaman Hikmete ermiştir. Hakiki masonun en önemli vasfı da budur." (Din açısından Mason öğretisi, Akasya Tekamül Mahvili Yayın. Dr. Selami Işındağ s: 11)

"Bugün yavaş da olsa, şuuru tam manasıyla tatmin edebilecek tek ve evrensel bir din TEŞEKKÜL ETMEKTEDİR (meydana getirmektir)... Bu evrensel dine paralel olarak, bir de dünya görüşü ölçüsünde ahlak kurulacaktır... Böyle bir din insanı kainatla birleştirecektir. İşte bu MASONİZM'dir. Bu din gönülden gönüle kurulacaktır. Kurulan bu dinin mabetleri insanlık mabetleri olacaktır. Bu tapınakta okunan ilahiler, belki de bir insanın ruhundan fışkıran müzik eserlerinin en soylusu olan Beethowen'in 9. Senfonisi olacaktır... (Mason Dergisi, Yıl: 29, Sayı. 40-41, 1981, s.105-107)

Masonluğun din-dışı hümanist ahlak teorisinin gerçek amacı, adı Masonizm olan "ahlaklı bir dünya kurmak" değil, din-dışı bir dünya kurmaktır. Bir başka deyişle, masonlar, ahlaka çok önem verdikleri için değil, sadece topluma "din ahlakı gerekli değil" mesajını verebilmek için hümanist felsefeye sarılmaktadırlar. Oysa ne hümanist felsefe ne de bir başka batıl düşünce insanlara güzel ahlakı yaşatamaz. Ancak Allah'tan gereği gibi korkan insanlar gerçek anlamda güzel ahlak gösterebilirler.

Açıkça görüldüğü gibi, masonların amacı, Hak dini ortadan kaldırarak Hümanist felsefeye dayalı yeni bir dünya, yani tümüyle din ahlakından uzak bir dünya meydana getirmektir. Ancak bilinmelidir ki, Allah, iman etmeyenlerin planlarını bozulmuş olarak yaratmaktadır. Allah bir ayette şöyle buyurur:

"Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır." (Al-i İmran Suresi, 54)

Türkiye’de Masonluk nasıl Kurulmuş, Nasıl Gelişmiştir?

Her ne kadar Türkiye'de Masonluğun ve ilk Masonların 1720'li yıllardan bu yana var olduğu bilinse de, daha ziyade dış güçlere bağlı ve Osmanlı topraklarındaki yabancıların etkinliğinde sürdürülen bu çalışmalar, 18. yüzyılın ortalarından itibaren Türkleri daha da kapsamlı şekilde içine almaya başlamıştır. Bilinen ve kayıtları günümüze ulaşan ilk Türk Masonlar, bu yüzyılın ortalarında topluluğa kabul edilmiş olan İbrahim Müteferrika ve Yirmisekiz Çelebizade Sait Çelebi'dir. Sonrasında hızla gelişmiş ve yaygın hale getirilmiştir.

Masonların Yahudilik ve Yahudi Örgütleriyle İlişkileri Var Mıdır?

Masonluğun kökeni Tapınak Şövalyelerine kadar iner. Kudüs’e yerleşen Tapınakçılar, bir müddet sonra gizli ve tehlikeli bir örgüt halini alırlar. Tapınakçıların tarihi incelendiğinde, zaman içinde büyük bir değişim gösterdikleri hemen fark edilir. İlk başta Hıristiyan bir kimlikle ortaya çıkan şövalyeler aradan uzun bir süre geçmeden, sapkın felsefe ve öğretilerle, karanlık bir dünyanın içine girmişlerdir. Bu geçiş birden bire olmamış, birçok olay bu değişimi şekillendirmiştir.

Tapınakçıların bu büyük değişiminde iki unsur belirleyici olmuştur. Bunlardan birincisi, tarikat üyelerinin kutsal topraklarda bulundukları süre boyunca başta Kabala olmak üzere, çeşitli Yahudi mistik öğreti ve inançlarını öğrenmeleridir. Bu öğretilere, Haşhaşilerin sapkın anlayışı da eklenmiş, böylece Tapınakçıların Hıristiyanlık inançları kaybolmuş, yerini okültist (kara büyü ve gizliliğe dayalı) bir inanç almıştır. Yeni inançla birlikte, Tapınakçıların idealleri ve amaçları da değişmiş, tarikat çalışmaları yeni bir hedefe yönelmiştir. Ancak bu yapıya dini çevrelerden tepki gelmiş ve Tapınakçılar her ortamda dışlanarak din dışı tarikat oldukları anlaşılınca kilise tarafından yasaklanmışlardı.

Tapınakçılar engizisyona yakalanmamak için kendilerini gizlemiş bunun için çeşitli tarikatlara ve örgütlere sızmışlardır. Tarikat mensupları bu amaca en uygun yol olarak masonluğa sızmış, ele geçirmiş, kendi felsefe, inanç ve ritüellerini masonluğa kabul ettirmişlerdir.

Masonluk felsefesi üzerinde de Kabala'nın etkisi yoğun olarak görülür. Bu konu masonik dergi ve kitaplarda üstü kapalı olarak anlatılır. Örneğin Amerikan masonluğunun yayın organı New Age dergisi, Kabala ile masonluk arasındaki bağlantıyı şöyle dile getiriyor:

"Kabala, bilinç altının kapılarını açan ve ruhu saran manevi değerlerinin dışarı çıkmasını sağlayan anahtardır. Masonluk, onu insanın yaşamı anlaması için gerekli görür." (New Age, sf.31)

"Masonlar ana düşüncelerini ve belirgin sembollerini Kabala'dan almışlardır. Amblemlerin pek çoğu da Kabala kaynaklıdır. Örneğin; Jakin ve Boaz sütunları Kabalist bir eser olan Chearé Ora'dan alınmıştır. Masonluğun, Kabala'nın felsefesiyle olan çok büyük benzerliği çok yerde belirtilmiştir." (La Kabbala, Henri Seronya)

Türk mason kaynakları da bu bağlantıyı aynı çarpıcılıkta işlerler:

"Görüyoruz ki, Kitab-ı Mukaddes'in haricinde Yahudiliğin gizli bir ananesi, bir geleneği (Tradition Orale-Kabbala) vardır. Ve yalnız buna vakıf olanlar, Kitab-ı Mukaddes'in hakiki manasını anlayabilirler. Biz de bu gelenek (Kabala) etrafında teessüs eden (kurulan), yüksek felsefeyi hülasa etmeye çalışıyoruz." (Selamet Mahfili, 4. Konferans, sf.48)

Masonların kendi izahlarından da anlaşılacağı üzere masonluk, Yahudilik ve hatta onun okültizm kitabı olan Kabala kaynaklıdır. Aslında masonluk din kabul etmediği için Yahudiliğe de karşıdır. Ancak öğreti olarak fanatik siyonist ideolojiyi kullanır.

Masonların Gizli Örgütlerle Bağlantısı Var Mıdır?

İngiliz tarihçi Michael Howard, The Occult Conspiracy (Okült Komplosu) adlı kitabında, Tapınakçı gelenekten gelen masonluk, Gül-Haç, İlüminati gibi okült (gizli) derneklerin, Batı medeniyetini Hıristiyanlık öncesindeki putperest kültüre geri döndürmek için yürüttükleri uzun mücadeleyi anlatmaktadır. Kitabın girişinde konu şöyle açıklanır:

Kendisi de gizli bir dernek olan masonluk, pek çok gizli dernek ve örgütlerle iç içe olmuş birçok entrika ve batıl işler yürütmüşlerdir. Örneğin, İtalya’da ortaya çıkan Propaganda Due (P2) locasının skandalı, masonların bu örgütlerle olan ilişkilerini su yüzüne çıkarmıştı.

Masonların Mossad, MI5 ve CIA gibi gizli haberalma teşkilatlarıyla olan ilişkileri artık herkes tarafından biliniyor. Gladio da bunlar gibidir, daha çok İtalya'daki siyasi cinayetleriyle adını duyurmuş bir gizli örgüttür. Gladio’nun görünüşteki amacı herhangi bir komünist saldırı karşısında gerilla savaşını organize etmektir. Ancak Gladio’nun mason yöneticileri, bu örgütü de masonik amaçlar uğruna kullanmışlardır. Gladio’nun masonlarla olan ilişkilerini bağımsız gazete ve yayın organlarında açıklanmıştır.

Yazılarımda İsrail, Siyonizm, Masonluk konularına sık sık yer veriyorum, amacım hem masonluğun hemde ateist siyonizmin gerçek yüzünü size göstermek. Yazılarımı okuduğunuzda Siyonistlerin ve masonların kendi çıkarları uğruna tarihte nasıl kanlı eylemler gerçekleştirdiklerini göreceksiniz. Yukarıda masonların felsefesini yine kendi kaynaklarından ve dünya basınında çıkan haberlerle açıkladım, dolayısıyla bunlar benim fikirlerim değil, kendi beyanları ve tüm dünya tarafından bilinen fikirleridir. Bir olayın iç yüzünü anlamak için insanlara süslenip püslenip sunulan yönüne değil arka planına bakmanız gerekir. Böylece şefkat, yardım, ve insanlık adı altında nasıl kanlı eylemlerin işlendiğini görüp hatta çoğu zaman kurulan ince planlara şaşırıp kalırsınız ve insanlardan özenle saklanan gerçekleri görmüş olursunuz.

Bir insan ötenaziye karar verme hakkına sahip midir?



Ağır ölümcül bir hasta, ya da yıllardır komada olan bir hasta, çok acı çeken yıllardır yatağa bağımlı olan bir hasta…Peki bu hastalara ötenazi yapılması doğru mu? Bir insan şuurunu kaybetmiş şekilde yıllardır komada olan bir hastanın fişinin çekilmesine izin verip ölmesine karar verebilir mi? Böyle bir hakkı var mı?

Uzun süredir bu konuda yazmak istiyordum, çünkü bildiğiniz gibi ötenazi de ara ara hep Türkiye’de gündem konusu olur. Bir insanın çok yakını komaya girebilir, komada yıllarca şuursuz bir şekilde yatabilir, doktorlar beyin ölümünün gerçekleştiğini söyleyebilirler. Burada insanların yanılgıya düştükleri nokta Kuran’la düşünmemeleridir.. Her ne durumda olursa olsun bir hastanın ölümüne, yaşam ünitesinden koparılmasına, fişinin çekilerek ölüme terk edilmesine başka bir insan karar veremez. Başka bir insan karar veremeyeceği gibi kişinin kendisi dahi böyle bir karar alamaz. Çünkü Kuran’da kişinin intihar etmesi de başka bir kişiyi öldürülmesi de (fiilen öldürmesi ya da izin vererek öldürmesi) kesinlikle yasaklanmıştır.

Bir insan bir şeye karar vereceği zaman öncelikle Kuran’la düşünmesi ve ona göre karar vermesi gerekir. Kuran’da tek bir insan öldüren kişinin konumu ile ilgili şu ayet yer alır:

"... Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur..." (Maide Suresi, 32)

Ayette çok açık belirtildiği gibi hasta ne konumda olursa olsun, ne doktorun, ne bir akrabanın hastaya ötenazi yapılması konusunda karar verme yetkisi yoktur. Allah tek bir insanı öldürenin bütün insanları öldürmek gibi olacağını çok açık şekilde bildirmiştir. İnançlı bir insan Allah’ın yasakladığı bir eylemi karşı taraf hangi konumda olursa olsun yapmaz. Hastaya son nefesine kadar bakılır, her türlü tedavi uygulanır. İsterse o hasta yıllarca komada kalsın, isterse en ağır ölümcül hastalığa yakalansın, yine de tedavi sonuna kadar uygulanmalıdır. Bütün bunların yanında yıllarca komada kalıp daha sonra iyileşen çok fazla hasta var, insan kendi kendine hastanın iyileşmeyeceğine nasıl ve hangi akılla karar verebilir?

Burada insanların düşünmesi gereken çok önemli bir konu daha var. Hastalığı da şifayı da yaratan Allah’tır. İnsanlar hep sebeplere bağlı olarak düşünüyorlar. İlacı alırsa iyileşeceklerini, en iyi doktora giderse mutlaka kurtulacaklarını düşünüyorlar. Halbuki işin aslı öyle değildir. Hastalığı ancak Allah iyileştirir, doktor ve ilaçlar sadece bir sebeptir. Eğer Allah dilemezse doktor ne yaparsa yapsın o hasta asla iyileşemez. Allah dilediği taktirde en ağır ölümcül hastalığı hemen iyileştirir, bunu Kuran çok açık bir şekilde bildirmiştir:

"Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur;" "Bana yediren ve içiren O'dur;" "Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur;" "Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur, " (Şuara Suresi, 78-81)

Ayrıca insanların hastalıkla ilgili şu önemli konuyu da düşünmeleri gerekir. Eğer Allah bir insana çok ağır bir hastalık veriyorsa yıllarca o kişi komada kalıyorsa mutlaka bunun bir hikmeti vardır. Allah bu dünyayı tüm insanlar için bir imtihan olarak yaratıyor. Kişinin en yakını hastalanabilir, kendisi de hastalanabilir. Kişi mutlaka buna sabır göstermek, çok güzel ahlakla karşılamakla yükümlüdür. Aksi taktirde dünyada hiçbir zorluk ve sıkıntı olmasa imtihan ortamı olmaz. Ne kadar zorluk olursa insanın kazanacağı sevap o kadar fazla olur. Bu yüzden ağrıyı çeken hasta eğer isyan etmeyip şükrederse onun sevabını kazanır, ona bakan kişide yine güzel ahlakla sabrederse o da onun sevabını kazanır. Bu yüzden hastalıkları Allah’ın kıymetli bir imtihanı olarak görmek gerekir.

Hayatta her ne konuda olursa olsun bir karar verirken önce Kuran’a bakın, Allah daima insanlara en doğru ve en akılcı tavrı ayetlerle bildirmiştir. Kuran’ı bilmeyen bir insan sonsuza kadar pişman olacağı bir tavrı yapabilir ve sonunda bunun karşılığını çok ağır bir şekilde öder. Bu yüzden ötenazi içinde insan hiçbir şekilde hiçbir konuda başka bir insanın yaşamını sonlandıramaz, böyle bir kararı alamaz. Söylediğim gibi bir konuda karar verirken daima Kuran’a göre karar verin, o zaman en doğru ve hikmetli kararı alırsınız.

İsrail Tapınak'ın inşasına doğru?



1984 yılının 27 Nisanında İsrail'de oldukça ilginç bir örgütün varlığı ortaya çıktı. Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) adındaki örgütün üyeleri, Arap yolcularla dolu olan beş yolcu otobüsünü havaya uçurmaya yönelik bir plan yapmış ama son anda olayın ortaya çıkması üzerine tutuklanmışlardı. Ancak daha önce gerçekleştirdikleri önemli eylemler vardı; 1980 yılında Batı Şeria'daki iki Arap belediye başkanının arabasına bomba koyarak öldürmüşler, 1983 yılında ise Hebron kentindeki İslam Koleji'ne silahlı bir saldırı düzenleyerek üç öğrenciyi öldürmüş, otuzüç tanesini de yaralamışlardı.

Ama kısa bir süre sonra, Machteret Yehudit'in tüm bunlardan çok daha büyük bir eylemi gerçekleştirmek üzere olduğu öğrenildi. Örgüt, Doğu Kudüs'ün, Müslümanların Harem-i Şerif, Yahudi ve Hıristiyanların ise Tapınak Tepesi (Temple Mount) adını verdikleri mevkinde yer alan iki İslam mabedini Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra havaya uçurmak için çok sofistike bir plan hazırlamıştı. Mabetlerin mimarı yapısı üzerinde profesyonel bir inceleme yapılmış, Golan Tepeleri'ndeki bir askeri garnizondan bol miktarda patlayıcı çalınmıştı. Kubbet-üs Sahra'yı etrafa zarar vermeden havaya uçurabilmek için, 28 ayrı patlayıcı Kubbe'nin belirlenmiş yerlerine yerleştirilecekti. Gerekirse Mescid-i Aksa'yı korumakla görevli silahsız Müslüman nöbetçileri vurmak için ucuna susturucu takılmış Uzi'ler ve göz yaşartıcı bombalar edinmişlerdi.

Operasyon, yirminin üzerinde Machteret Yehudit militanının katılımıyla gerçekleşecekti.Machteret Yehudit'in iki önemli lideri vardı, Yeshua Ben-Shoshan ve Yehuda Etzion. İsrailli yazar Ehud Sprinzak, The Ascendance of Israel's Radical Right adlı kitabında bu ikilinin kimliklerini incelerken, birer Kabalacı oluşlarına, özellikle de hareketin ruhani lideri sayılabilecek olan Yeshua Ben-Shoshan'ın Kabala üzerindeki derin çalışmalarına dikkat çekiyor. Bu iki Kabalacı'nın bir diğer ortak özellikleri ise İsrail radikal sağının en önemli politik organizasyonu ve "Kabalacıların partisi" olan Gush Emunim'e bağlı oluşlarıydı.

Ancak bu ikili, Ehud Sprinzak'ın yazdığına göre, Gush Emunim'in asıl çizgisinden sapmış olan genç Kabalacılardı. Gush Emunim'in büyükleri, dönemin en büyük Kabalacısı sayılabilecek olan Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook'un "itidal" çizgisine bağlı kalmışlar ve Mescid-i Aksa'yı imha girişimlerine karşı hep "daha zamanı değil" diyerek karşı çıkmışlardı. Bu iki genç Kabalacı ise Gush Emunim içindeki dini hiyerarşiyi bozarak, kendileri gibi düşünen radikallerle birlikte kendi başlarına Tapınak'ı yıkmaya karar vermişlerdi. Bu, tarihteki "sahte Mesih" hareketlerine benzeyen bir durumdu; Yahudi tarihinde sık sık boy gösteren "sahte Mesih"lerin çoğu, büyük Kabalacıların yürüttüğü uzun Mesih Planı'nı beklemekten sıkılmış ve kendi başlarına işe soyunmuşlardı. Nitekim Gush liderleri de Machteret Yehudit olayını böyle yorumladılar. Yeshua Ben-Shoshan'ın hocası olan Kabalacı hahambaşı Yoel Ben-Nun, öğrencisini tarihteki sahte Mesihlerin en ünlüsü olan Sabetay Sevi'ye benzetmişti.

Zaten Yeshua Ben-Shoshan'ın daha önce de Gush çizgisine göre sivri kaçan bazı açıklamaları olmuştu. Ehud Sprinzak, Yeshua Ben-Shoshan'ın Gush liderlerinin inandıkları ama açıkça söylemeyi sakıncalı buldukları bazı konuları fütursuzca gündeme getirdiğini söylüyor. Bunların başında yakın gelecekte kurulacak olan "ideal İsrail Devleti" projesi vardı: Yeshua Ben-Shoshan, Tapınak'ın yeniden inşasının ardından, İsrail'in, 70 bilge Kabalacıdan oluşan Sanhedrin kurulu tarafından yönetilecek bir Yahudi teokrasisine dönüşeceğinden söz etmişti. Bu, Gush liderlerinin de hesapladıkları şeydi ama bunu açıkça söylemeyi asla uygun bulmamışlardı.

Amerikalı Yahudi gazeteci Robert Friedman, Machteret Yehudit olayının derinleme bir incelemesini yapmıştı. Verdiği ilginç bilgiler şöyleydi: O dönemde İsrail basınındaki yaygın bir iddiaya göre İsrail'in iç güvenlik servisi Shin Bet, Machteret Yehudit'in daha önceki eylemlerini Arap belediye başkanlarının öldürülmesi, İslam Koleji'nin taranması gibi biliyorlardı ve buna rağmen de örgüte hiçbir müdahalede bulunmamışlardı. Friedman'ın yorumuna göre, İsrail otoriteleri aslında örgütün Mescid-i Aksa'yı yıkma planından da haberdar oldukları halde bir süre onlara engel olmamışlar, ancak olayın basına sızması ve sonuçlarının da çok tehlikeli olacağını farketmeleri üzerine Machteret Yehudit'i durdurarak üyelerini tutuklamışlardı. Yitzhak Şamir'in örgütün üyeleri için "harika insanlar" deyişi ya da onları hapse mahkum eden yargıcın kararı açıklarken "bu insanlara yurtseverlikleri nedeniyle saygı ile bakılması gerektiği" şeklindeki garip sözleri, hep bu isteksiz engel oluşun göstergeleriydi. Üst rütbeli İsrail subayı Avi Yitzhak, İsrail yönetiminin Machteret Yehudit'e uzun süre engel olmadığını, çünkü "üst düzey politik ve askeri yöneticilerin, örgütü, demokratik bir devletin yapamayacağı eylemleri yapabilmesi için muhafaza ettiğini" söylemişti. Friedman, "Machteret Yehudit olayı içinde İsrail hükümetinin parmağı vardı ama bunun oranı hiçbir zaman bilinemeyecek" diyor.

Sonuç olarak, Harem-i Şerif'teki İslam mabetlerini yıkarak, yerine Mesih Planı'nın son kehaneti olan Tapınak'ı inşa etmeye çalışan Machteret Yehudit'in gerçekte Kabalacılar (Gush Emunim) ve İsrail hükümetinin izniyle oluşturulmuş bir örgüt olduğunu, ancak örgütün biraz aceleci davrandığı için durdurulduğunu söyleyebiliriz.

Dolayısıyla, Machteret Yehudit'in İslam mabetlerini yıkma planının engellenmiş olması, İsrail yönetiminin bu mabetlerin varlığından memnun olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim bugün İsrail yönetimi, daha dolaylı bir yoldan Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra'yı yıkma yolundadır. Bunun için, bu iki kutsal mabedin altının oyulması yoluna gidilmiştir; ufak bir sarsıntı sonucunda "kendiliğinden" yıkılmaları beklenmektedir. Haftalık Aksiyon dergisi, "İsrail Mescid-i Aksa'yı yıkıyor!" başlığıyla verdiği bir haberde bu konuya değinmişti. Aksiyon'un haberi şöyleydi:

... Yahudilerin Mescid-i Aksa'ya giremiyor olması, Mescid-i Aksa'nın güvenlikte olduğu anlamına gelmiyor. Yahudiler, Müslümanlar için mukaddes olan bu mekanın altını kazı çalışmaları adı altında oyarak, bir şekilde çökertmeye ve kendilerince eskiden orada mevcut olan Tapınaklarını yeniden inşa etmeye çalışıyorlar. Bunun için plan ve projeler bile hazırlamışlar.

Yahudilerin bu konudaki çalışmalarını, Mescid-i Aksa'nın mihrap yönündeki penceresinden aşağı bakınca rahatlıkla görebiliyorsunuz... bu bölgede çok sayıda buldozer ve hafriyat araçları çalışıyor... Bu kazı alanının görüntülerini çekmeye çalışırken, çok sayıda İsrail askerinin, başlarında beyaz gömlekli bir arkeologla beraber Mescid-i Aksa'ya doğru ilerlediklerini gördük... Bir kapıdan Mescid-i Aksa'nın altına giriverdiler. Aksa'nın içinde namaz kılan Müslümanların bizlere söyledikleri 'bunlar bir gün bizi Aksa ile birlikte göçürecekler' sözleriyle neyi kastettiklerini şimdi anlıyorduk... kazı çalışmalarının yapıldığı mahale inip bilgi almak istiyoruz, ancak Müslüman olduğumuzu anlayınca yaklaşmamıza bile izin verilmiyor. Filistinli Müslümanlar da bu mahale giremedikleri için onlar da kazının hangi boyuta ulaştığı ve Mescid-i Aksa'nın altının ne kadarlık kısmının oyulduğunu bilmiyorlar.

İsrail, Mescid-i Aksa'ya karşı doğrudan bir saldırıda bulunduğu takdirde... İslam ülkelerinin topyekün cephe almasından çekiniyor... (bu nedenle) tarihi kazı yapıyor gibi göstererek, kendiliğinden çökecek bir hale gelmesi için uğraşıyor. Böylece ülke olarak kendisini geri çekecek ve üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmış olacak.

Tapınak'ın inşa edilmesi için İslam mabetlerinin yıkılması konusunda, Yahudiler yalnız değiller. Tarihsel müttefikleri de bu konuda onlarla aynı düşünceleri paylaşıyor. Amerikalı Evanjelikler, Tapınak'ın inşası konusunda her zamanki gibi "kraldan çok kralcı" tavrını gösteriyor ve bunun için İsrail'e her türlü desteği veriyorlar.

Amerikalı gazeteci Grace Halsell, Prophecy and Politics adlı kitabında Evanjeliklerin Tapınak'ın yeniden inşa konusunda İsrailliler'e verdikleri örgütlü destekten ayrıntılı olarak söz ediyor. Kitabın "Provoking a Holy War" (Kutsal Savaş Kışkırtmak) başlıklı bölümünde, büyük olasılıkla Müslümanlar ve Yahudiler arasında büyük bir savaş başlatacak olan Mescid-i Aksa'yı yıkma ve yerine Tapınak'ı inşa etme çabalarından bahsediliyor. Halsell, Amerika'daki ilginç bir kurumdan bahsediyor: Kudüs Tapınağı Vakfı. Terry Reisenhoover adlı petrol zengini bir Evanjelik tarafından yönetilen vakfın diğer üyelerini de az sayıda Yahudi dışında Evanjelikler oluşturuyorlar. Vakfın amacı ise Müslüman mabetlerini yıkmaya çalışan radikal İsraillilere yardım etmek. Reisenhoover kendisini "yeni Nehemya" olarak tanımlıyor. Nehemya yani ilk yıkılışının ardından Kudüs'ü inşa eden tarihsel Yahudi kahramanı...

Kudüs Tapınağı Vakfı'nın ikinci adamı ise genel sekreter olan Stanley Goldfoot adlı eski bir Stern teröristi. 1940'lı yıllarda Siyonist terör örgütü Stern'in saflarında King David Oteli'nin bombalanması gibi kanlı eylemler gerçekleştiren Goldfoot, Tapınak'ın inşası için büyük çaba harcayan Yahudilerden biri. Ancak ilginç bir durum var: Goldfoot bir ateist. Ancak buna rağmen Eski Ahit'ten ayetler göstererek Kudüs'ün Yahudilere ait olduğunu ve burada Müslüman mabetlerinin bulunmasının kabul edilemez olduğunu söylüyor. Goldfoot'un yardımcısı Yisrael Meida, şöyle diyor:

Bu bir egemenlik sorunu. Tapınak Tepesi'ni kontrol eden, Kudüs'ü de kontrol eder. Ve Kudüs'ü kontrol eden, tüm İsrail diyarını kontrol eder... Burası İsrail'in diyarı, İsmail'in değil. Yahudiler Müslümanları mutlaka Tapınak Tepesi'nden (Harem-i Şerif) süreceklerdir. Şimdiki nesil yapamazsa, bir sonraki nesil bunu yapar.

Kudüs Tapınağı Vakfı, Tapınak'ı inşa için fiili olarak uğraşan İsraillilere büyük destek veriyor. Vergiden muaf olan vakıf, bu konu için yıllık yaklaşık 100 milyon dolar bağış topluyor. Para, İsrail'e, Tapınak'ın yeniden inşası için yürütülen projelere aktarılıyor. Vakfın finansal yönden desteklediği grupların başında, İsrail'deki Ateret Cohanim adlı yeshiva geliyor. Ateret Cohanim, 1970'lerin başında, Kabalacı ekolün en büyüğü sayılan Zvi Yehuda Hacohen Kook'un Merkaz Harav adlı yeshiva'sının bir uzantısı olarak Kudüs'te kuruldu. Gush Emunim'in önemli kalelerinden biri olan Ateret Cohanim'in en önemli özelliği ise Tapınak'ın yeniden inşasıyla birlikte yeniden başlatılacak olan eski Tapınak ritüelleri üzerine yoğunlaşmış olması. Merkaz Harav'daki Kabalacılar, Tapınak'ın inşasının çok yakın olduğunu düşünüyorlar ve bu nedenle de Hz. Süleyman döneminde Tapınak'ta yapıldığına inandıkları ayinleri hayvan kurban edilmesi, çeşitli tütsüler vs yeniden eksiksiz biçimde uygulamak için öğrencilerini Ateret Cohanim'de hazırlıyorlar. Ateret Cohanim'in yöneticilerinden Kabalacı Haham Shlomo Chaim Hacohen Aviner Tapınak'ın önemini şöyle belirtiyor: "Unutmamalıyız ki, sürgünlerin toplanması (diaspora Yahudilerinin İsrail'e getirilmesi) ve devletimizin kuruluşunun tek bir kutsal amacı vardır: Tapınak'ın yeniden inşası. Piramidin tepesinde, Tapınak bulunmaktadır.

Kudüs Tapınağı Vakfı, Amerikalı Evanjeliklerden topladığı bağışları işte bu Kabala merkezine yolluyor. Vakıf, 1984 yılında Mescid-i Aksa'yı havaya uçurmak üzerindeyken tutuklanan Machteret Yehudit'le yakın ilişki içindeydi. Hatta daha sonra mahkemeye çıkartılan Machteret Yehudit üyelerinin avukatlarının bir kısmının paraları da vakfın fonundan ödenmişti.

Kısacası, İsraillilerin Mescid-i Aksa'yı yıkmaya yönelik herhangi bir girişiminin, sayıları 50 milyon civarında olan Amerikalı Evanjelikler tarafından güçlü bir biçimde destekleneceğine kuşku yok.

Yahudilerin öteki tarihsel müttefiği olan masonluğun bu konuda da Yahudilerin yanında yer alıyor olması, olayın bir başka önemli boyutu. Tüm ideolojisini, sembollerini ve ritüellerini Süleyman Tapınağı'na dayandırmış olan masonluk açısından, Tapınak'ın yeniden inşası, yeryüzündeki en büyük hedeflerden biridir. Bu konu üzerinde masonik kaynaklarda da zaman zaman durulur ve Tapınak'ın yeniden inşasının örgütün temel amaçlarından biri olduğu vurgulanır.

Tapınak Şövalyeleri'nin devamından başka bir şey olmayan masonluğun daha farklı bir yaklaşım içinde olması düşünülemez zaten. Tapınakçılarda bir dünya egemenliği hesabı yapıyorlar. Umberto Eco bu konuda şöyle diyor: "Tapınakçılar, iki bin yılının, onların Kudüs'ünün başlangıcını belirleyeceğini düşünüyorlar: Bir yeryüzü Kudüs'ü." Eco, ayrıca, konunun uzmanlarından Gauthier Walther'in de, La Chevalerie et les Aspects Secrets de I'Histoire adlı kitabında, "Tapınakçılar'ın erki ele geçirme planının 2000 yılında gerçekleştirilmesinin öngörüldüğünü" söylediğine dikkat çekiyordu.

Kuşkusuz Tapınakçılar'ın sözkonusu "yeryüzü Kudüs'ü" planı, Kabalacılar'ın yürüttüğü Mesih Planı'ndan başka bir şey değildir. Ve eğer Tapınakçılar ve de onların modern versiyonları olan masonlar bu "yeryüzü Kudüs'ü"nün 2000 yılında başlayacağını hesaplıyorlarsa, İsrail'in Mescid-i Aksa'yı yıkmasına da canla-başla destek olacaklardır. Çünkü "yeryüzü Kudüs'ü"nün, yani Kudüs'ten yeryüzüne yayılacak Mesihi Yahudi egemenliğinin anahtarı, Kudüs'teki Tapınağın yeniden inşasıdır.

Evanjeliklerin ve özellikle de masonluğun Tapınak'ın yeniden inşası için Yahudilere vereceği destek ise bu işi başarmak için teknik yönden oldukça yeterlidir. Evanjelik ya da mason çevrelerinin dışında, İslam'la bir "medeniyetler çatışması" içine girecek olan Batı dünyası, genel olarak, bu olaya sıcak bakacaktır. Sonuçta, görünen odur ki, İsrailliler iyi bir zamanlama ve "biz istemeden oldu" gibi bir açıklama ile Mescid-i Aksa'yı ortadan kaldırıp ve yerine kısa sürede eski Tapınak'ın bir kopyasını inşa etmeye çalışacaklardır. Kudüs'teki Kabala tekkesi Ateret Cohanim'de Hz. Süleyman zamanında Tapınak'ta yapıldığı öne sürülen tören ve ritüellerin provalarının yapılıyor oluşu boşuna değildir.

İsrail'in gerek Ortadoğu'da gerekse dünya ölçeğinde İslami güçleri zayıflatmak, mümkünse yok etmek için giriştiği savaşın arkasındaki mantıklardan birisi de Tapınak'ın yeniden inşası olabilir. Kuşkusuz Yahudi Devleti Mescid-i Aksa'yı yıktığında Müslümanlarla karşı karşıya geleceğini bilmektedir ve şu an yürüttüğü anti-İslami programın bir amacı da, kaçınılmaz olarak savaşacağı bu gücü önceden mümkün olduğunca zayıflatmak olarak yorumlanabilir.Uzun yıllar Kudüs'te çalışan Amerikalı arkeolog Gordon Franz, bu konudaki gözlemlerine dayanak şöyle diyor:

Emin olduğum bir şey varsa, Tapınak'ı yeniden inşa etmeyi hedefleyen Yahudilerin o iki camiyi mutlaka yıkmak istiyor oluşlarıdır. Bu yıkımın nasıl olacağı konusunda kesin bir fikrim yok ama olacaktır. Yıkacaklar ve burada onun yerine bir Tapınak inşa edecekler. Ne zaman, nasıl yapılacak bilmiyorum ama yapılacak.

Yahudiler ne kadar gizli planlar yaparlarsa yapsınlar, ne kadar arkeolojik çalışmalar yapıyor gibi gösterip Mescid-i Aksa’nın altını da oysalar asla Mescid-i Aksa’yı yıkmayı başaramayacaklar. Onların hiç hesaba katmadıkları bir gerçek var. Hz. Mehdi’nin ve Hz. İsa’nın gelişiyle Müslümanlık tüm dünyaya hakim olacak, Hz. İsa’da Hristiyanları Müslümanlığa çevirecek, böylece tüm dünya İslam’a yönelecek. Yahudiler Süleyman Tapınağını inşa edemeyecekler, bunun yerine Hz. Mehdi Kudüs’te Süleyman’ın muhteşem sarayının bir benzerini inşa edecek. Bütün bu olaylar hadislerde çok net bir şekilde peygamberimiz tarafından anlatılıyor. Sonuç olarak Hz. Mehdi ve Hz. İsa Yahudilerin yıllardır emek emek kurdukları bu planlarını alt üst edecek ve onların hiç beklemedikleri şekilde tüm dünyaya İslam’ı hakim edeceklerdir.

Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur. (Tevbe Suresi, 32-33)

Sinek gözü,yeni tıbbi görüntüleme sistemlerine ilham kaynağı



Tıbbi teşhis ve tedavide manyetik görüntüleme cihazlarının kullanımının getirdiği faydalar tartışılmaz. Sineğin gözündeki tasarımdan ilham alınarak tasarlanan ucuz optik sistemler tasarlanıyor. Şimdilerde İsrailli bilim adamları bu alanda yeni bir cihaz geliştirmek için çalışmalarını sürdürüyorlar. Geliştirilme aşamasındaki bu cihazın halihazırda kullanılmakta olan cihazlara nazaran önemli bir avantaj getireceği umuluyor. Bu avantaj, mevcut cihazlarda kullanılan görüntüleme yöntemine göre çok daha ucuz olması. Dolayısıyla bu projenin gerçekleşmesi durumunda, insanlara sıklıkla sağlık taramalarından geçebilme fırsatı sunulmuş olacak. MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme) veya potansiyel olarak zararlı olan X-Işını Mammografisi gibi mevcut görüntüleme yöntemleri şu açıdan pahalılar:

Medikal görüntülemede ışıktan faydalanılabilmesi için, taranan objeden gelen az sayıdaki fotonun (ışık parçacığının) algılanabilir olması gerekiyor. Mevcut cihazlarda ise bu biraz problemli. Bu problem, taranan objenin önündeki dokunun ışığı dağıtarak görüntüde parazitler meydana getirmesi olarak özetlenebilir. Kullanılmakta olan yöntemlerde bu problem, doku tarafından dağıtılan ışınların meydana getirdiği parazitleri gideren özel kapatıcılara sahip pahalı kameralarla gideriliyor. Bu da maliyetleri artırıyor.

İsrail’deki Ben-Gurion Üniversitesi’nde görevli araştırmacılar Joseph Rosen ve David Abookasis şimdi farklı bir yöntem deniyorlar. Bilim adamları taranan objeye ait birkaç görüntü topluyor ve bunları objenin iyi bir resmini çıkaracak şekilde birleştiriyorlar. Bu birleştirmede görüntülerin bir ortalaması alınmış oluyor, bu sırada doku tarafından dağıtılmış ışınlar, yani görüntüdeki parazitler eleniyor. Bu birleştirme, mevcut cihazlarda karşılaşılan probleme pratik bir şekilde çözüm oluşturuyor. Bu birleştirme çözümüne fikir kaynağı olan tasarım ise insan yapımı herhangi bir cihaz değil. Bilim adamları, bu çözümü bulurken, sineklerin yüzmilyonlarca yıldır kullanmakta oldukları “bileşik göz” yapısından esinlendiler. Nitekim çalışmalarına verdikleri başlık “Biyolojik Dokuların İçini, Sinek Gözü Prensibini Kullanarak Görmek” şeklinde. 1

Bilim adamları, sineğin göz tasarımından yola çıkarak 132 minik lensli mikrolens ızgarası hazırladılar. Fikirlerini test etmek isteyen araştırmacılar, iki tavuk göğsünü aldılar ve aralarına bir kanat kemiği sakladılar. Daha sonra etin bir tarafını düşük kuvvetli optik lazerle aydınlattılar ve mikrolens ızgarasını diğer tarafa yerleştirdiler. Mikrolenslerden gelen görüntüler geleneksel lensle dijital bir kameranın alıcısına aktarıldı. Kameradan çıkan görüntüler ise bilgisayarda işlemlendi. Bilgisayar, dağıtılan ışınların çoğunu eleyerek, saklı kanat kemiğinin daha temiz bir resmini ortaya çıkardı.

“Daha fazla sayıda mikrolens ve başka ince ayarlamalarla, çözünürlüğü büyük ölçüde artırmak mümkün olmalı” diyor Rosen. "Bunu geliştirecek yatırımlarla, sistemimiz bir sene içinde avuçtaki kemikleri veya bir dişin köklerini görecek hale gelebilir”. 2

Rosen, sinek gözü prensibine göre çalışan bu cihazın umut vaat ettiğini belirtiyor ve mide taramalarında hastaları son derece rahatsız eden endoskoplar ya da hastaların yutması gereken ‘hap kameralar’ın bu cihazın kullanıma geçmesiyle tarihe karışabileceği müjdesini veriyor.

Sinek Gözündeki Tasarım

Peki bilim adamlarına ilham kaynağı olan sineğin göz yapısının üstün özellikleri neler? Bildiğiniz gibi uçmakta olan bir sinek havada son derece çeviktir. Kendisine yönelik en küçük bir harekete hızla tepki vererek bir anda yönünü değiştirip ters yöne uçabilir. Bir odada zemin, duvar veya tavan arasında konmak için kolayca tercih yapabilir. Sineğin bu çevikliğinde üstün bir görme yeteneğine sahip olması çok önemlidir. Sineğe yakından bir bakmak, bu çevikliğin nedeni hakkında hemen fikir verir. Sineğin gözü “bileşik göz” adı verilen ve çok sayıda lensten meydana gelen ve geniş bir açıda görmesini sağlayan bir tasarıma sahiptir.

Bir sineğin bileşik gözü, herbiri kendi optik lensine sahip birçok optik birimden meydana gelir ve aynı resmin çok sayıda görüntüsünü meydana getirir. Herbir birimden çıkan sinirsel devreler, görüntülerin bir ortalamasını alır ve böylelikle parazitli arkaplandan daha temiz tek bir resim elde edilmiş olur. Sineklerdeki göz, bir ışığın titreşimlerini saniyede 330 defaya kadar algılayabilir. Bu açıdan, insan gözünden 6 kattan daha hasssastır.3 Aynı zamanda ışık tayfının bizim göremediğimiz ultraviyole menzilini de algılayabilirler. Bu sistem sineğin, düşmanlarından –özellikle loş ortamlarda- kolayca kaçabilmesini sağlar.

Sinekteki bileşik göz, hayvanın yaşamı açısından son derece hayati bir fonksiyon olan görme duyusunun işleyişinde rol oynayan çok önemli bir organdır. Bu organa baktığımızda, ışığı özel olarak kıran lenslerin, geniş bir alanın görüntüsünü çıkaracak ve bir merkezde görüntüleyecek şekilde konkav bir yüzey meydana getirdiğini görürüz. Bu yüzeyde optik birimlerin çevreleri altıgenlerden oluşur. Şeklin altıgen seçilmiş olması sayesinde gözler ucuca sağlıklı bir şekilde yerleşmiş olur. Böylelikle gözler arasında, farklı geometrik şekiller kullanılması durumunda görülebilecek istenmeyen boşluklar ortaya çıkmaz; alan en verimli şekilde kullanılmış olur. Çok sayıda lensten gelen ışınların ortaya karmaşık bir durum çıkarması bekleneceği halde bu olmamakta, sinek geniş bir açıya tek bir görüntüyle hakim olabilmektedir.

Gördüğünüz gibi küçücük bir sineğin gözünde çok üstün bir tasarım vardır. İnsanlarda özellikle birkaç yüzyıldır kullanılan bu mühendislik prensibi, sineklerde yaklaşık 390 milyon yıldır kullanılmaktadır. Doğa tarihine daha genel bir bakış atıldığıda ise bileşik göz tasarımının (Kambriyen döneminde, trilobitlerde) yaklaşık 530 milyon yıllık bir tarihi olduğu görülmektedir. Sinekler, var oldukları günden beri bu göz yapısına sahiptirler.

Burada ortaya çıkan soru şudur: Bilim adamları cihazlarını geliştirmede sineğin göz tasarımını taklit etmektedirler. Modern teknolojide sinek gözünden ilham alınması, gözdeki tasarımın üstünlüğünün açık bir göstergesidir. Sinek gözünde belli parçaların belli bir amaca yönelik olarak düzenlendiği görülmektedir. Peki ama sinek bu tasarıma nasıl sahip oldu? Tüm bu parçaları bu şekilde düzenleyen ve sinek gözünü tasarlayan kim? Tabii ki sineğin gözündeki tüm düzenlemeler, bu tasarımın sineğe üstün akıl sahibi bir varlık tarafından verildiğini gösterir. Hiç şüphesiz sineği ve mükemmel görme sistemini birlikte yaratan, Alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Allah bilim adamlarına ilham kaynağı olan sineği nasıl yarattığını şu ayetiyle bildirir:

"Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de." (Hac Suresi, 73)

Daha önceki yazılarımda bildirdiğim gibi hayvanlar bilim adamlarına ilham kaynağı olup teknolojide birçok yeni keşifler yapmalarını sağlıyorlar, şüphesiz bilim adamları hayvanlara bakarak Allah’ın üstün aklını ve eşsiz yaratışını görüp O’ndan ilham alıyorlar ve her seferinde gördükleri muhteşem kompleks yapılara hayran oluyorlar.

Bu konudaki yeni gelişmeleri sizlere aktarmaya devam edeceğim.

1.Joseph Rosen and David Abookasis, “Seeing through biological tissues using the fly eye principle”, http://www.ee.bgu.ac.il/%7Erosen/fly_eye.pdf

2.Judy Siegel-Itzkovich, “Fly's-eye view shines a light on disease”, New Scientist cilt 181 sayı 2429 - 10 Ocak 2004, sf 23

3.Dr. Julie Palmer, Texas Üniversitesi Biyoloji Bölümü, http://www.esb.utexas.edu/palmer/bio303/group25/DROSOPHILA/compound_eye.htm