24 Mart 2010 Çarşamba

Kehf kıssasında ahir zaman şifresi



“Şunlar, bizim kavmimizdir; O’ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?” (Kehf Suresi, 15)

Bu ayette, Kehf Ehlinin yaptıkları tebliğ faaliyetinden bahsedilmektedir. Onlar, kendi dönemlerindeki iman etmeyen topluluklara Allah’ın dinini tebliğ etmiş, onlardan Allah’a şirk koşmaktan vazgeçmelerini istemişlerdir.Ayrıca müşrik toplulukları, inançsızlıklarını dayandıracakları bir delil göstermeye davet etmişler, bir delil getiremediklerinde de onların yalancılıklarını ve iftiralarını açıklamışlardır.

(İçlerinden biri demişti ki:) “Madem ki siz onlardan ve Allah’tan başka taptıklarından kopup-ayrıldınız, o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaylaştırsın.” (Kehf Suresi, 16)

Ayette Kehf Ehli’nin, iman etmeyenlerin çoğunlukta olduğu fikir sisteminden tamamen ayrıldıkları, uzaklaştıkları ifade edilmektedir. Bu ayrılık, iman edenlerle, din ahlakını yaşamayanlar arasında fikri bir çatışma meydana getirmiştir. Ve iman etmeyenler Müslümanlar üzerinde bir baskı oluşturmaya çalışmışlardır.

Bu baskının neticesinde iman edenler kendilerini tamamen tecrit etme ve bu durumdan tamamen koparma ihtiyacını hissetmişlerdir. Mağaraya sığınma da bu tecrit durumunu ifade etmektedir. Allah bu dönemde Kehf Ehli’nin üzerindeki nimetini yaymış, onlara pek çok konuda kolaylık sağlamıştır. Bu kolaylık ve desteklerden en önemlisi ise iman edenlerin, din ahlakının yaşanmadığı böyle bir sistemin olumsuz etkilerinden uzak kalmaları olmuştur.

Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk. Köpekleri de iki kolunu uzatmış yatıyordu. Onları görmüş olsaydın, geri dönüp onlardan kaçardın, onlardan içini korku kaplardı. (Kehf Suresi, 18)

Kehf Ehlinin de yaşadığı haber verilen bu uyku halinin nedeni, kadere tabi olmanın getirdiği tevekkül ve huzur olabilir. Çünkü tüm kainatı bir kader üzere yoktan yaratan Allah, dünyada gerçekleşen bütün olayları da Müslümanların lehine olacak şekilde yaratmaktadır. Rabbimiz bir ayette, “... Allah, kafirlere müminlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez” (Nisa Suresi, 141) şeklinde buyurmuştur. Bu, Müslümanlar için büyük bir müjdedir ve huzur vesilesidir. Dünya üzerinde gerçekleşen her olayın Müslümanlar için olumlu ve hayırlı olduğunun bir işaretidir.

Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: “Ne kadar kaldınız?” Dediler ki: “Bir gün veya günün bir(kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.” Dediler ki: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.” (Kehf Suresi, 19)

Ayette ilk olarak Müslümanların, karşılaştıkları olaylarda bir karara varmadan kendi aralarında istişare etmelerinin önemine işaret edilmektedir. Bunun yanı sıra ayette Kehf Ehlinin mağarada ne kadar süre kaldıklarıyla ilgili aralarında bir konuşma geçtiği de aktarılmakta, ardından ise bir kişinin “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir” dediği bildirilmektedir. Burada önemli olan husus, anlaşılmayan ya da sonucu bulunamayan herhangi bir konu olduğunda, müminlerin hemen “Allah bilir” deyip, hayır ve hikmeti Allah’a bırakmalarıdır. Çünkü gaybı sadece Allah bilmektedir. O nedenle de insanların bilmedikleri bir konu üzerinde tartışmaları, cevabını araştırıp bulmaya çalışırken bunun sıkıntısını yaşamaları tevekküllü bir tavır olmaz. Önemli olan o anda gösterilen teslimiyet ve hemen kaderin hatırlatılmasıdır.

Kehf Suresi’nin 19. ayetinde müminlere bazı işaretlerde daha bulunulmaktadır. Bunlardan birincisi müminlerin alışverişe gönderdikleri kişiden herhangi bir yiyecek değil, temiz yiyecek istemeleridir. İman edenlerin temizlik konusundaki hassasiyetleri pek çok Kuran ayetinde bildirilmektedir. Örneğin Allah elçilerinin “... temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram...” (Araf Suresi, 157) kıldığını bildirmektedir.

Böylece, Allah’ın va’dinin hak olduğunu ve gerçekten kıyametin, kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri için (şehir halkına ve sonraki insan kuşaklarına) onları buldurmuş olduk. (Onları görenler) Kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı, (bir kısmı) dedi ki: “Onların üstüne bir bina inşa edin, Rableri onları daha iyi bilir.” Onların işine galip gelen (sözleri geçen)ler ise: “Üstlerine mutlaka bir mescid yapmalıyız” dediler. (Kehf Suresi, 21)

Bu ayet, Kehf Suresi’nde kıyamet alametlerine ve ahir zamana yönelik çok önemli işaretler olduğuna açıkça dikkat çekmektedir.

Kehf Ehlinin insanlar tarafından bulunması ise, iyi insanların iyilerle kendiliğinden buluşacaklarına, birbirlerinden uzakta bulunsalar da bir gün mutlaka biraraya geleceklerine işaret olabilir. Allah, “... Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri biraraya getirecektir. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir” (Bakara Suresi, 148) ayetiyle de aynı gerçeği bildirmiştir.

Ayette ayrıca, insanların, Kehf Ehlinin bulunduğu yere bir mescid yaptırmak hakkında konuştuklarından da bahsedilmektedir. Bu ayette, iyi ve güvenilir insanların hayatlarını geçirdikleri yerlere binalar ve mescidler yapmanın makbuliyetine dikkat çekilmektedir. Bunun amacı hem sevilen insanları yadetmek, hem de bu vesile ile o mekanları bir nevi eğitim ve ibadet yeri haline getirmektir. Bu sayede faydalı düşüncelerin ve güzel ahlakın insanlar arasında yaygınlaşması sağlanacaktır. Bu gibi yerler, iman edenlerin biraraya gelecekleri ve birlikte Allah’ın adını anacakları mekanlar olacaktır.

Kuran’da pek çok ayette mescidlerde yalnızca Allah’ın anıldığına ve mescidlerin önemine dikkat çekilmektedir. Bu ayetlerden bazıları şu şekildedir:

Onlar, yalnızca; “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah’ın, insanların kimini kimiyle defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır. (Hac Suresi, 40)

Şüphesiz mescidler, (yalnızca) Allaha aittir. Öyleyse, Allah ile beraber başka hiçbir şeye (ve kimseye) kulluk etmeyin (dua etmeyin, tapmayın). (Cin Suresi, 18)

(Sonra gelen kuşaklar) Diyecekler ki: “Üç’tüler, onların dördüncüsü köpekleridir.” Ve: “Beştiler, onların altıncısı köpekleridir” diyecekler. (Bu, ) Bilinmeyene (gayba) taş atmaktır. “Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir” diyecekler. De ki: “Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez.” Öyleyse onlar konusunda açıkta olan bir tartışmadan başka tartışma ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma. (Kehf Suresi, 22)

Bu ayette Kehf Ehli’nin kaç kişi oldukları hakkında zanla tahminlerde bulunan insanların durumundan bahsedilmektedir. Oysa ayette bu sayıyı sadece gaybın tek sahibi olan Rabbimiz’in bildiği ve bu bilgiyi de ancak az sayıda kuluna bildirdiği ifade edilmektedir.

Ayetin devamında, bilinmeyen bir konu üzerinde tartışmanın, sürekli yeni fikirler getirmenin, tahminlerde bulunmanın doğru olmadığı da bildirilmektedir. Böyle bir tartışma ayette, “bilinmeyene-gayba taş atma” olarak ifade edilmektedir.

Allah’ın beğenmediği bu kötü ahlaktan her Müslüman mutlaka uzak durmalı, bu gibi tartışmalardan, bilmediği konular üzerinde fikir yürütmekten şiddetle kaçınmalıdır. Böyle bir durumda yapılması gereken şey “En doğrusunu Allah bilir” deyip, muteber olmayan sözlere kıymet vermemektir. Müslümanların bu tarz durumlarda verdikleri cevap, “... Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sende olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sensin Sen...” (Maide Suresi, 116) ayetindeki gibi olmalıdır. Çünkü Kuran’ın birçok ayetinde gaybı sadece Allah’ın bildiği haber verilir.

Ayetlerde de belirtildiği gibi, tartışmaların yapıldığı durumlarda, genellikle insanların üzerinde fikir yürüttükleri konulardaki tek dayanakları, halktan gelen ifadeler olur. Sokaktan gelen uydurma rivayetlere, konu hakkında bilgi sahibi olmayan bir kişinin söylediği bir söze, bir başkasının yaptığı bir yoruma dayanan bu tartışmaların doğru bir sonuca ulaşmayacağı ise açıktır. İnsan “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur” (İsra Suresi, 36) ayetiyle de bildirildiği gibi, bilmediği konular hakkında etraftan duyduğu dayanaksız açıklamalara kapılmamalıdır.

Ayette geçen “onları pek az (insan) dışında kimse bilemez” ifadesiyle de Allah, derin bilgiye sahip çok az sayıda kişinin bu sayıyı bilebileceğine işaret etmektedir.

Nitekim Kuran’da, Allah’ın vahyetmesiyle elçilerin gaybdan yana bazı bilgilere sahip oldukları bildirilmektedir:

O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz. Ancak elçileri (peygamberleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer. (Cin Suresi, 26-27)

Ayetin devamında geçen “... açıkta olan bir tartışmadan başka tartışma” ifadesi ise Kuran’a uygun tartışmaya işaret etmektedir. Müminler, bir konu üzerinde konuşurken Kuran’a uygun delil getirmeye önem vermelidirler. Din ahlakını yaşamayanlar ise tam tersi bir tutum içindedirler. Onların amacı tartışma çıkarmak, bu vesileyle mukaddes değerlere ve inananlara karşı düşmanca tavırlarını ortaya koymaktır. Nitekim Allah Kuran’da, bazı insanların “yalnızca bir tartışma-konusu olsun diye” (Zuhruf Suresi, 58) uygun olmayan örnekler verdiklerini bildirmektedir.

Kehf Suresi’nin 22. ayetinin sonunda geçen “onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma” şeklindeki ifade ise, iman edenlerin vahiyle bildirilenlerin dışında hiçbir bilgiye rağbet etmemeleri gerektiğini ifade etmektedir. Çünkü gaybı bilen Allah’tır. İnsanların kendi bilgilerine, zanlarına ve yorumlarına dayanarak ortaya attıkları yanlış rivayetlerin müminler nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Dolayısıyla kaynağı belli olmayan, ağızdan ağıza dolaşarak gelen, kulaktan dolma aktarılan, uydurma rivayetlere, haberlere önem vermek bu ayetle yasaklanmaktadır.

Kehf Suresi'nden Ahir Zamana Yönelik Ebcedler:

Yazı boyunca Kehf Suresi'nde ahir zamana yönelik pek çok işaret olduğunu belirttim. Nitekim bazı ayetlerin ebced değerleri de günümüze çok yakın zamanlara bakmaktadır. Bu ayetlerden bazıları şu şekildedir:

Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik... (Kehf Suresi, 14) HİCRİ: 1400 MİLADİ:1979

Dedi ki: Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç nimet ve imkan) daha hayırlıdır... (Kehf Suresi, 95) HİCRİ:1409, MİLADİ:1988 (Şeddesiz)

Gerçekten Biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik...
(Kehf Suresi, 84) HİCRİ:1440, MİLADİ:2019 (Şeddeli)


Kehf Suresi'nde hicri 14. yüzyıl başına yani miladi olarak 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başına bakan bir işaret ise Kehf Suresi'nin sıra numarası ile ayet sayısının çarpımından elde edilen 1980 rakamıdır. Bu rakam Hicri 14. asrın başlarına tekabül etmektedir.

18. Sure Kehf Suresi 110 ayet 18 x 110 = 1980

Bediüzzaman Said Nursi de birçok sözünde ahir zamanın başlangıcı olarak aynı tarihlere işaret etmiştir. Örneğin bir sözü şu şekildedir:

İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: "Ahiretin tafsilatını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan sahabelerin fikirleri niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbal-i dünyevide bin dörtyüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmişler?

Üstad burada, sahabelerin yaşadığı dönemden "1400 sene sonra"sından bahsederek, ahir zamanın 1980'li yıllara tekabül edeceğine işaret etmiştir. Burada ne 1373, ne 1378, ne de 1398 denmemiş, tam 1400 denmiştir. Yani Hicri 14. yüzyıl.

Sonuç olarak sizlere Kuran’ın “...Allah’ın size verdiği nimeti ve size öğüt olarak indirdiği Kitab’ı ve hikmeti anın...” (Bakara Suresi, 231) ayeti gereği, bu yazıda Kehf Suresi’ndeki ayetlerin bazı hikmetlerini sizlere aktarmaya çalıştım.

Ancak Kehf Suresi, Müslümanlara bildirilen çeşitli hikmetler, hatırlatma ve öğütlerin yanı sıra iman edenler için bir müjde de içermektedir. Bu müjde, Peygamberimiz (sav)’in de hadislerinde bildirdiği, kutlu bir dönem olan ahir zamanın yaklaşmasıdır. Kehf Suresi bu açıdan bakıldığında, İslam’ın ahir zamanda geçireceği başlangıç, gelişme, Hz. Mehdi ve Hz. İsa’nın gelişi ile birlikte sonuçlanacak olan Kuran ahlakının hakimiyeti dönemlerine işaret etmektedir. Kuran’ın pek çok ayetinde, Allah’ın istediği hikmete ve derinliğe ulaşan müminlere zafer ve Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakimiyeti müjdelenmektedir. Bu, Nur Suresi’nde bize bildirilen bir müjdenin, Allah’ın dilemesiyle gerçekleştiği bir dönemdir:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

Yazılarımda sürekli ahir zamanda ve çok kutlu bir dönemde olduğumuzu bildiriyorum. Her müslümanın Kuran’da Kefh suresinde yer alan ayetleri bilmesi ve hikmetlerini kavraması gerektiğini düşünüyorum.

Çok kısa bir süre sonra Hz. Mehdi ve Hz. İsa’nın gelişi ile altınçağ dönemine gireceğiz ve tüm Müslümanların sevinçten yerlerinde bile duramayacakları olaylar gerçekleşecek. Bu kutlu dönemi Allah’ın izniyle hep birlikte görecek, insanların dalga dalga İslam dinine girişine yine Allah’ın izniyle şahit olacağız…

http://www.kehfsuresiveahirzaman.com/

Şeytan insanlara sürekli ümitsizlik aşılamak ister



Çevremde hep ümitsizliğe, karamsarlığa kapılmış insanlar görüyorum, gelecek kaygısı içinde olanlar, işinde başarısız olma korkusu taşıyanlar, hastalık korkusu taşıyanlar, ölüm korkusu ve dünyada tek başına kalma korkusu taşıyanlar… İnsanlar sürekli mutsuz ve tedirginler. Şartlar ne kadar olumlu olursa olsun mutlaka üzülecek bir neden buluyorlar. Bazen küçücük bir şeyi kafalarına takıp bütün bir gün kendilerini yiyip bitiriyorlar. Peki bütün bu kuruntuların kaynağının şeytanı dinlemek ve onun olumsuz fısıltılarına kulak vermek olduğunu hiç düşündünüz mü?

Şeytan kendini dost edinen insanlara her zaman kendine güvensizliği, gelecekten yana ümitsiz olmayı, olaylara hep karamsar açıdan bakmayı telkin eder. İnsanların inançlı olmalarını, Allah'a karşı itaatli olmalarını, kadere teslim olmuş, tevekküllü, ümit ve şevk dolu mutlu bir şekilde yaşamalarını istemez. Çünkü bu sayılanların hepsi hem Allah'ın beğendiği ve O'na yakınlaştıran hem de din ahlakının yaşanması için zorunlu olan özelliklerdir. Şeytan ise insanların Allah'a yakınlaşmalarını, Allah'ın dinini şevkli ve kararlı bir biçimde yaşamalarını istemez. Bu yüzden kişiyi ümitsizlik telkiniyle yılgınlığa, şevksizliğe, karamsarlığa, çaresizliğe ve bıkkınlığa sürüklemeye çalışır.

Şeytanın mümine yaptırmak isteyip de yaptıramadığı şeylerden biri de olumsuz gibi görünen şartlarda ümitsizliğe düşürmektir. Şeytan yalnızca samimi inanan insanlara güç yetiremez, onları kendi yanına çekemez. Çünkü inançlı insanlar imanlarından dolayı her zaman Allah'ın emir ve tavsiyelerine uyup şeytanın sözlerini dinlemezler. Ümitvar olmak Allah'ın Kuran'da bildirdiği kesin bir emirdir. Bu nedenle iman edenlerin bu konuda da farklı bir tutum göstermeleri söz konusu olamaz. Zira Allah ayetinde müminlere, "... Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez" (Yusuf Suresi, 87) buyurmaktadır. Bu yüzden müminler böyle bir ruh haline girmekten şiddetle kaçınırlar.

Aynı şekilde, diğer Kuran ayetlerinde de umutsuzluğa kapılmak kınanmakta ve inkar edenlerin olumsuz bir özelliği olarak anlatılmaktadır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz; fakat ona bir şer dokundu mu, artık o, ye'se düşen bir umutsuzdur. Oysa ona dokunan bir zarardan sonra tarafımızdan bir rahmet taddırsak, mutlaka: "Bu benim (hakkım)dır. Ve ben kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum; eğer Rabbime döndürülsem bile, muhakkak O'nun Katında benim için daha güzel olanı vardır." der. Ama andolsun Biz, o kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve andolsun onlara, en kaba bir azabtan taddıracağız. (Fussilet Suresi, 49-50)

Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı 'yok sayıp inkâr edenler'; işte onlar, Benim rahmetimden umut kesmişlerdir; ve işte onlar, acı azab onlarındır. (Ankebut Suresi, 23)

Ümitsizliğe düşen, isyana kapılan kişi şeytanın tuzağına düşmüş, onun emirlerini yerine getirmiş olur. Her zaman ümitvar olan, geleceğine daima ümitle bakan mümin ise hem Allah'ın hoşnutluğunu ve ahiret sevabını kazanır, hem de Allah'ın bir nimeti olarak dünyada da sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürer. Her şartta ümitvar, Kuran'a sıkı sıkıya bağlı ve Allah'ı çok yakın dost edinmiş olacağı için şeytan ümitsizliğe kapılması yönünde onu kandıramayacaktır. Bu konu din ahlakının özünü oluşturan önemli konulardan biri olduğu için mümin her konuya olduğu gibi bu konuya da oldukça titizlik gösterir.

Konunun bir diğer yönü de, Allah'ın dininin yaşanmasını istemeyen şeytanın, insanlara her zaman din dışı ahlak modellerini yaşatmak istediği ve ümitsizliğin de bu modelin bir parçası olduğudur. Öyle ki bazı toplumlarda ümitsizlik adeta bir yaşam felsefesi haline gelir. Şeytanın etkisine aldığı insanlar, ümitsizliğin ve karamsarlığın dile getirildiği, şarkılardan, filmlerden ve anlatımlardan nefsani bir lezzet duyar hale gelirler.

Oysa ümitsiz insanın aklı, mantık örgüsü, yargı ve muhakemesi sağlıklı karar almaya uygun değildir. Ümitsizlik insanın fizik ve akıl sağlığını kaybetmesine neden olduğu gibi, şiddetine göre kimi insanları kendi hayatına son vermeye, intihar etmeye kadar sürükleyen bir ruh hastalığıdır. Elbette böyle bir insanın Kuran ahlakını gereği gibi yaşaması beklenemez. Bu da şeytanın son derece işine gelen bir durumdur. Çünkü bu şekilde insanları din ahlakından ve ahiretten bir beklentileri olamayacak biçimde saptırmış, kendisiyle birlikte sonsuz azaba sürüklemiş olur. Zaten insanlık tarihi boyunca şeytanın en büyük hedefi de budur.

Ümitsiz insan kendine olduğu gibi etrafındaki insanlara da olumsuz ve karamsar bir hal aşılar. Bu tutumuyla adeta şeytanın bir yardımcısı gibidir. Çünkü şeytan insanlara yerleştirmek istediği ruh halini onun vasıtasıyla telkin etmektedir. Böyle bir tutumla da insan -bilerek ya da bilmeyerek- şeytanın hizmetine girmiş olur. Oysa insan şeytana değil, Allah'a kulluk etmek için, Allah'ın dinine hizmet etmek için yaratılmıştır.

Yazılarımda her zaman belirttiğim gibi insan ancak inançlı olursa sağlıklı bir ruha ve bedene sahip olur.

İnançlı ve Allah’a çok yakın olun. Şeytanın size fısıldadığı olumsuz telkinleri asla dinlemeyin. Her olayda bir hayır olduğunu, sizin bilmediğiniz hikmetler olduğunu, Allah’ın güzellikle yarattığını bilin.

Böylece şeytan sizi küçük kuruntularla kandıramaz, üzemez ve sıkıntıya sokamaz. Allah’a ne kadar güvenirseniz o kadar mutlu ve huzurlu olursunuz. Aksi taktirde şeytan sizi peşinden sürükler ve sizde kendisini sürekli mutsuz ve çaresiz hisseden insanların içinde olursunuz…

Kaynak: http://www.guncelyorumlar.com/

Karıncaların İnsanı Hayrete Düşüren Fedakarlıkları



Karıncalar, arılar ve termitler disiplin, itaat, iş bölümü, dayanışma ve olağanüstü bir fedakarlık üzerine kurulu bir organizasyon içerisinde yaşarlar. Bu minik canlılar, kendi hayatlarını hiçe sayarak, larvadan çıktıkları andan ölene kadar bütün enerjilerini larvalarını ve kolonilerini korumak ve beslemek için kullanırlar. Birbirleriyle yiyeceklerini paylaşırlar, bulundukları ortamı temizlerler ve hatta gerektiğinde diğerleri için canlarını verirler.

Peki bu küçücük hayvanlar nasıl insanları şaşırtan fedakarlık örnekleri sergiliyorlar, hep birlikte görelim:

1.Karınca kolonilerinin en önemli özelliklerinden biri karıncaların birbirleriyle yiyeceklerini paylaşmalarıdır. Aynı koloniden iki karınca karşılaştığında eğer biri aç veya susuzsa ve diğerinin kursağında çiğnenmiş ve yarı sindirilmiş yiyecek varsa, ihtiyacı olan karınca yemek talebinde bulunur. Ve kursağı dolu olan karınca bunu hiç bir zaman geri çevirmez, yiyeceğini diğeri ile paylaşır. Karıncalar larvalarını da kursaklarındaki yiyeceklerle beslerler. Hatta çoğu zaman kendilerine diğerlerine ikram ettiklerinden daha az yiyecek ayırırlar.

2.Karınca yuvalarında mükemmel bir işbölümü vardır ve her bir karınca üzerine düşen görevi büyük bir özveri ile yerine getirir. Bu karıncalardan biri de kapıcı karıncalardır. Bu karıncalar yuvanın girişlerini korumakla görevlidirler. Yuvaya sadece kendi kolonilerinden olan karıncaları alır ve diğerlerini kabul etmezler. Kapıcı karıncaların başlarının büyüklüğü yuvanın girişi ile aynıdır ve bu özel tasarlanmış kafa yapılarıyla yuvanın girişini tıkarlar. Kapıcılar gün boyunca hiç kıpırdamadan kapının girişinde beklerler. Dolayısıyla bir tehlike durumunda düşmana ilk karşı koyması gerekenler kapıcı karıncalar olur.

3. Karıncalar midelerindeki yiyeceği paylaşmalarının yanısıra, buldukları besin kaynaklarını da mümkün olduğunca çok karıncaya haber vermek için çaba gösterirler. Davranışlarında sadece kendilerini düşünen bir mücadele yoktur. Besin kaynağını ilk keşfeden karınca kursağını doldurarak yuvaya döner. Dönerken karnının ucunu kısa aralıklarla yere sürer ve kimyasal bir işaret bırakır. Bununla da yetinmez, yuvaya döndüğünde kısa süren hızlı bir tur atar. Bunu 3 ila 6 kez yapar. Bu hareket yuva arkadaşlarının onunla bağlantıda olmalarını sağlar. Böylece kaşif karınca besin kaynağına geri dönerken arkadaşları da onu izlerler.

4. Yaprak kesici karınca kolonisinin orta boylu işçileri günlerinin tamamını yaprak taşımakla geçirirler. Ancak yaprak taşırken son derece savunmasızdırlar. Özellikle de bir sinek türüne karşı. Bu sinek türü yumurtalarını karıncanın kafasına bırakır. Karıncanın vücudunda zamanla gelişip yumurtadan çıkan sinek larvası hayvanın beynine kadar ilerleyerek ölümüne neden olabilir. İşçi karıncalar yaprak taşıdıkları zamanlarda bu tehlikeli düşmanlarına karşı kendilerini koruyamayacak durumdadırlar. Ancak onların yerine bu görevi üstlenen başkaları vardır. Aynı kolonide yaşayan küçük boylu karıncalar taşınan yaprakların üzerine yerleşirler ve sineğin saldırısı sırasında bu küçük koruyucular yaprağın üzerinden düşmana karşı mücadele verirler.

5. Bazı karıncalar, yaprak bitlerinin yüksek oranda şekerli madde içeren sindirim artıkları ile beslenirler ve bu nedenle bu karıncalara bal karıncaları denir. Bal karıncaları yaprak bitinden emdikleri bu şekerli besini yuvalarına taşırlar ve burada son derece ilginç bir yöntemle depolarlar. Genç işçi karıncalardan bazıları "canlı kavanoz" görevi görürler. Balı yutan işçiler yuvaya dönünce, ağızlarından balı geri çıkararak balı saklayacak olan genç işçilerin ağızlarına boşaltırlar. Bal taşıyıcı karıncalar, vücutlarının alt kısmını şişirerek bal kesesi olarak kullanırlar. Bazen büyüklükleri bir üzüm tanesi kadar olabilir. Her odada 25-30 kadarı, ayaklarıyla tavana yapışır ve yer değiştirmezler. Eğer herhangi biri düşecek olursa, işçiler tarafından hemen eski pozisyonuna döndürülür. Canlı kavanozların taşıdıkları bal, karıncanın yaklaşık 8 katı ağırlığındadır. Kışın ya da kurak mevsimlerde, sıradan işçiler bal kavanozlarını ziyaret ederek günlük besin ihtiyaçlarını karşılarlar. İşçi karınca ağzını kavanoz görevi gören karıncanın ağzına yerleştirir ve balı taşıyan karınca bal kesesindeki kaslarını kasarak ufak bir damla bal damlatır. Kuşkusuz karıncaların kendi iradeleriyle böyle bir depolama sistemi geliştirmeleri imkansızdır. Dahası kavanoz görevi gören karınca büyük bir fedakarlıkta bulunmaktadır. Kendi ağırlığının 8 katı ağırlığında bir yük taşıyarak uzun bir süre ters asılı durmak önemli bir fedakarlıktır ve bu karıncaların bundan bekledikleri hiçbir karşılık yoktur. Büyük bir sabırla ters asılı olarak beklerler ve kolonideki karıncaların tek tek beslenmelerine yardımcı olurlar. Bu metodun ve bu metoda uygun vücut yapısının tesadüfler sonucunda oluşamayacağı kesin bir gerçektir. Ve nesiller boyunca her bal karıncası kolonisinde bu görevi gönüllü olarak üstlenen karıncalar bulunmaktadır. Bu, tüm bal karıncalarının Rabbimiz olan Allah'ın ilhamı ile hareket ettiklerinin çok açık bir delilidir.

6. Karıncaların zaman zaman uyguladıkları bir savunma metodu da, gerektiğinde kolonilerini korumak uğruna intihar ederek, düşmanlarına zarar vermeye çalışmaktır. Birçok karınca türü bu intihar saldırılarını çeşitli şekillerde gerçekleştirir. Bu karıncaların en ilginç olanlarından biri Malezya'nın yağmur ormanlarında yaşayan karınca türüdür. Bu karıncanın çenesinden vücudunun arkasına doğru uzanan zehirle dolu bir salgı bezi bulunur. Eğer karınca düşmanları tarafından sarılırsa, karın kaslarını şiddetli bir şekilde kasarak salgı bezlerini yırtar ve zehiri düşmanın üzerine püskürtür ve ölür.

7. Dişi ve erkek karıncalar üreyebilmek için ayrı ayrı fedakarlıkları göze alırlar. Çiftleşme uçuşundan kısa bir süre sonra kanatlı erkek karınca ölür. Dişi karınca ise kendine uygun bir yuva arar ve bulduğunda buraya girerek ilk iş olarak kanatlarını koparır. Daha sonra girişi kapatarak haftalarca, bazen aylarca yiyeceksiz ve yalnız başına kalıp, kraliçe karınca olarak ilk yumurtalarını bırakır. Bu zaman içinde kanatlarını yiyerek yaşar. İlk yumurtadan çıkan larvaları kendi salyasıyla besler. Bu, kraliçe karıncanın tek başına özveride bulunarak geçirdiği bir dönemdir. Bu şekilde kolonisini kurmaya başlar.

8. Eğer yuvaları istila edilirse, karıncalar her ne pahasına olursa olsun yavrularını korumak için harekete geçer. Yuvadaki asker karıncalar hemen saldırının yapıldığı bölgeye hücum eder ve düşmanla savaşır. İşçi karıncalar ise yardıma muhtaç larvaların hayatını kurtarmak üzere, çocuk odalarına koşar. Larvaları ve genç karıncaları çenelerinde yuvanın dışına taşırlar ve düşmanları gidene kadar onları bir yere saklarlar. Böyle bir tehlike anında karınca gibi bir hayvandan beklenen kendi başının çaresine bakması ve kendine gizlenecek bir yer aramasıdır. Ancak ne asker karıncalar, ne kapıda nöbet tutan karıncalar ne de işçi karıncalar kendi hayatlarını düşünmezler. Her biri bir diğeri için kendi hayatını ortaya koyar. Bu, olabilecek en üst seviyede bir fedakarlıktır ve milyonlarca yıldır bütün karıncalar bu şekilde davranırlar.

İşte gördüğünüz gibi bu küçücük canlılar olağanüstü fedakarlık örnekleri sergilerler. Her an sokakta, evde karşılaştığımız karıncalardaki akıl ve olağanüstü dayanışma göz ardı edilemeyecek boyuttadır. Bu canlılar milyonlarca yıldır, hiç şaşırmadan, tek bir tanesi dahi disiplini bozmadan kendilerine emredileni kusursuzca uyguluyorlar. Bir tanesi bile kendi başına hareket etmiyor, önce kendini düşünmüyor, önce kendini beslemiyor, koloniden ayrılıp bağımsızca hareket etmiyor. Bir kere düşünün burada milyonlarca karıncadan bir tanesinin bile bağımsız hareket etmediğini söylüyoruz. Böyle kusursuz bir düzen tesadüfen evrimle oluşabilir mi? Gözle görülemeyecek kadar küçük sinir bağlantılarından oluşan bir beyne sahip olan bu varlıklar, kendilerinden hiç beklenmeyen, adeta şuurlu olayları yalnızca Allah’ın ilhamıyla gerçekleştirirler. Bütün fedakarlıklarında Allah’ın aklı, sanatı ve şefkati gizlidir. Yalnızca kendilerine emredileni yaparlar ve asla bu emirlerin dışına çıkamazlar.

Tüm canlıların Allah’ın kontrolünde olduğu bir gerçektir ve bu gerçek Kuran’da bize şu ayetle bildirilir:

… Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülmektedirler. (Al-i İmran Suresi, 83)

www.hayvanlaralemi.net

Evrimcilerin H5N1 yanılgıları ve öne sürülen iddialara cevap



Bir blog yazarının H5N1 virüsünü evrime delil olarak göstermesinin ardından bu virüslerle ilgili gerçekleri yazmak gerekti. Her ne kadar virüslerin evrime delil olduğunu öne sürmek bir iddia olsa da, her ne kadar bir virüs milyonlarca yıl virüs olarak kalıp hiçbir zaman laboratuarlarda deneyler yapan profesörlere, maymunlara, kuşlara dönüşmese de yine de bu iddialara insanların doğruları görmeleri için cevap vermek gerekiyor. Yoksa tıpkı insanın atasının Lemur olduğunu iddia ederek komik duruma düşen evrimciler, virüslerin de insanın atası olduğunu ara ara iddia ederler. Ama söylediğim gibi milyonlarca yıldır tek bir virüs evrimleşerek insana dönüşmemiş hep bir virüs olarak kalmıştır.

Bilim ve Gelecek dergisinin Şubat 2006 sayısında “H5N1’in Korkutan Evrimi” başlıklı bir yazı yayınlandı. Prof. Dr. Haluk Ertan tarafından hazırlanan yazıda, son dönemde kamuoyunun gündemini meşgul eden kuş gribi konu ediliyordu. Ertan yazısında, kuş gribinin insandan insana bulaşabilen bir virüse dönüşebileceğini, bunun olması durumunda milyonlarca kişinin yaşamının tehdit altına girebileceğini yazıyordu. Bir evrimci olan Ertan, virüsle ilgili muhtemel “değişim” yollarını “evrim” olarak nitelendiriyor, virüs hakkında anlattığı senaryoların evrim teorisini desteklediği gibi yanlış bir izlenim uyandırıyordu. Şimdi Sayın Ertan’ın satır aralarına serpiştirdiği “evrim” kelimeleriyle verdiği bilgilerdeki yanlışları izah edelim.

Ertan, yazısının başında kuş gribi virüsünü tanıtmakta, 1918 yılında 50 milyona yakın insanın ölümüne yol açan ve “İspanyol gribi” olarak anılan hastalığın virüsünün kuş gribi virüsünden türediğini yazmakta ancak tamamen yanıltıcı bir etiketlendirmeyle bunun “evrim” olduğunu iddia etmektedir. Ancak virüslerin yapısı ve ortaya koydukları değişim üzerine üretilen evrimci iddialar, çıkmazda çabalayan birtakım hayali spekülasyonlardan ibarettir.

Evrimcileri virüslerin kökeniyle ilgili çıkmaza iten iki ana nokta vardır. Birincisi, virüslerin yaşamın sözde rastlantısal başlangıcı için bir ara aşama oluşturduğu iddialarındaki yanılgıdır. İkincisi de virüslerin ortaya koyduğu değişimleri, tüm yaşam formlarının sözde tek bir atadan türediği teorisi kapsamında yorumlama yanılgısıdır.

Ertan’ın makalesindeki evrim yanılgılarını göstermek için öncelikle virüslerin genomları ve çoğalma şekli hakkında bazı bilgiler vermek gerekir.

Virüsler, bir protein kılıfla kaplanmış nükleik asit (DNA veya RNA) birimleridir. Bir hücreden çok daha küçük olan virüslerin çoğu hastalığa sebep olur. Virüsler sadece canlı organizmaların hücreleri içinde üreyebilirler. Bir hücreden çok daha basit yapıda olan virüsler kendi enerjilerini üretemez, kendi kendilerine çoğalamazlar. Konakçı oldukları organizmanın mekanizmalarını ele geçirerek ve hücrenin imkânlarını kullanarak kendilerini kopyalatırlar.

Görüldüğü gibi virüslerin çoğalması için eksiksiz mekanizmalara sahip canlı hücrelerin varlığı şarttır. Dolayısıyla virüsler, bazı evrimcilerin iddia ettiğinin aksine, yaşam formları için hayali bir ara aşama olarak kabul edilemezler. Yaşam, virüslerden hücreye gittiği iddia edilen evrimsel yolla başlamış olamaz. Çünkü canlı hücre bulunmayan bir dünyada virüslerin üremesi de mümkün olmayacaktır. Bu evrimci bilim adamlarının da kabullenmek zorunda kaldıkları açık bir gerçektir.

Örneğin Türkiye'nin evrim konusunda otorite sayılan bilim adamlarından Prof. Ali Demirsoy virüslerin kökeni ile ilgili öne sürülen iddiaları “bilimden çok kurgu” nitelemesiyle ele almakta ve bunların geçersizliğinden şöyle söz etmektedir:

Eldeki birikmiş bilgiler virüslerin kökeni ve bugüne kadar gelişimi konusunda bilgi vermekten çok uzaktır. Aynı zamanda birbirinden oldukça farklı üç fiziki evrende bulunabilmesi ve hiçbir evrenin bir virüsün tümü hakkında doyurucu tanımını vermemesi yorumu daha da güçleştirmektedir, özünde aşağıda belirteceğimiz yorumlar bilimsel temellerden ziyade kurguya dayanmaktadır.

1. Virüslerin kökeni bir zamanlar hücreli organizmalardı. Diğer hücrelerde parazit hale geçen bu canlılar zamanla tüm organellerini yitirmiştir.

2. Virüslerin kökeni bir zamanlar serbest yaşayan bir ilkin (pre) hücreli idi. Daha sonra hücreli organizmaların ortaya çıkmasıyla, bu ilkin formlar onların içerisinde parazit yaşamaya başladılar.

3. Virüsler ne ilkin hücreli canlılardan ne de hücreli canlılardan türemiştir. Diğer organizmaların kalıtsal materyalinden kopan parçalardan meydana gelmiştir.

İlk kuram, mikrobiyologlar tarafından uzun zaman tutulmasına karşın, bugün en az olasılıkla bakılmaktadır. Çünkü her iki grup arasında o denli büyük farklar vardır ki birinin diğerine köken olduğu varsayılamamaktadır. İkinci kuram biraz daha çekici görünmesine karşın, yine yukarıda anlatılan nedenlerden dolayı kabulü olanaksız görülmektedir. Her iki halde de organizmalar ve virüsler arasında herhangi bir geçit form bulunamamıştır. Sonuncu kuram daha akla yatkın gelmektedir.( Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Meteksan Yayınları, Ankara, 1995, s. 73)

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, virüsler canlılığın başlangıcı veya cansız maddeden canlı organizmaya gittiği iddia edilen hayali evrimsel yolda bir ara aşama değildir.

Virüslerle ilgili ikinci evrim yanılgısı, bu yapılarda mutasyonların sebep olduğu değişimleri evrime dogmatik bağlılığın getirdiği sınırsız hayalgücünün penceresinden yorumlama yanılgısıdır. Yukarıda belirtildiği gibi, virüsler canlı organizmalar değillerdir. Mutasyonlar, canlı organizmaların sahip olduğu kompleks sistemleri tahribata uğratarak onlar üzerinde zararlı hatta ölümcül etkiler meydana getirebilirler. Ancak virüslerde böyle sistemler bulunmadığı ve virüsler canlı hücre dışında durağan oldukları için nükleotid dizilimlerinde meydana gelen değişimlerin onları etkilemesi söz konusu olmamaktadır.

Ancak bu durum, mutasyonların virüslerin çoğalma kapasitelerini hiç etkilemediği gibi algılanmamalıdır. Mutasyonlar, virüslerin ev sahibi hücrelerin zarındaki proteinlere bağlanma yeteneklerini etkileme şekli açısından onlar üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler doğurmaktadırlar. Sözgelimi, bir virüs, belli bir grup organizmanın hücrelerine bağlanmasını sağlayan mutasyonlara maruz kaldığı zaman o organizma sayesinde çoğalma oranını büyük ölçüde artırıp yayılabilmektedir.

Sayın Ertan da 1918 yılında insanları etkileyen bir grip virüsünün başlangıçta kuş gribi virüsü olduğunu ifade etmekte ancak bu durumu – yanlış bir şekilde- “evrim” olarak nitelemektedir.

Canlı hücreye girmiş olan virüslerin kendilerini kopyalamaları oldukça kısa sürmektedir ve özellikle RNA tipi virüsler yüksek mutasyon oranlarına sahiptirler. Evrimciler bu değişimleri teorileriyle bağdaştırmakta ve mutasyonları evrimsel bir motor olarak yorumlamakta, virüslerde görülen hızlı değişimlerin evrimi belgelediğini iddia etmektedirler. Örneğin Darwinist olan felsefeci Daniel Dennett, AIDS virüsünün on yılda mutasyonlar sonucu sergilediği genetik çeşitliliğin, primatların sözde evrimsel tarihlerinin tamamı boyunca sergiledikleri nükleotid değişimlerinden daha çok olduğunu yazmıştır:

“AIDS virüsü, son on yılda o kadar çok mutasyona maruz kalmıştır ki, bu dönem boyunca sergilediği genetik çeşitlilik, -kodon revizyonları olarak ölçüldüğünde- primat evriminin tamamında bulunabilecek [genetik çeşitlilikten] daha çoktur!” (Dennett D.C., "Darwin 's Dangerous Idea: Evolution and The Meanings of Life", Penguin: London UK, 1995, s.195)

Sayın Ertan da virüslerin geçirdiği bu değişimleri sınırsız hayalgücü ve dogmatizmin toplamı olarak formüle edilen evrimci bakış açısından yorumlamakta ve şu yanılgıya kapılmaktadır:

Çünkü virüsler, diğer tüm canlılar gibi genetik yani kalıtsal maddesinde değişiklik geçirmeye hazır canlılardır. Dünyamızdaki büyük canlı çeşitliliğinin kaynağı bu değişimlerdir. Biyolojik evrim olarak tanımlanan bu sürecin sonunda dünyamızda daha önce varolmayan yeni organizmaların ortaya çıkması mümkün olmuştur.

Burada Dennett ve Ertan gibi evrimcilerin ısrarla görmezden geldiği açık gerçek şudur:

Virüslerin yüksek oranda mutasyona maruz kalması evrim teorisi lehinde değil, aleyhinde kanıt oluşturur. Çünkü virüsler, tüm primat tarihi, yani on milyonlarca yıl boyunca sergilenen genetik çeşitliliği sadece on yılda sergileyebildikleri, genetik yapıları hızla değiştiği halde yine de virüs olarak kalmaktadırlar. AIDS virüsü, bunca mutasyondan sonra hala, AIDS virüsüdür.

Kaldı ki, mutasyonları ısrarla evrim mekanizması gibi göstermek bilimsel gerçeklerle bağdaşmayan, körü körüne bir çabadır. Mutasyonlar, DNA’da meydana gelen rastlantısal değişimlerdir ve canlı organizmalar üzerinde yıkıcı ve öldürücü etkiler ortaya koyarlar. Yaşam formlarının daha basit alt formlardan kademeli olarak evrimleştiği iddiası, bu hayali evrimin mekanizması olarak öne sürülen mutasyonların, DNA’ya yeni genetik bilgi eklemesini gerektirir. Oysa sayısız deney ve gözlemin gösterdiği gerçek bunun tam aksi yöndedir.

Ayrıca mutasyonların tüm canlı çeşitliliğini meydana getirdiği iddiası Kambriyen Patlamasıyla ilgili bulgular karşısında kesin ve net olarak geçersizdir. 545 milyon yıl kadar önce, Kambriyen döneminin başlangıcı, bugün hala birçoğu mevcut olan hayvan filumlarının tamamına yakınının aniden belirmesine şahit olmuştur. Kambriyen öncesi devirde ise, sadece tek hücreli organizmalara ve bir kaç basit çok hücreliye ait fosillere rastlanmıştır. Bu nedenle, Kambriyen devrinde ortaya çıkan canlı türlerinin evrimsel ataları olduğu iddia edilebilecek hiçbir canlıya ait fosil kaydı bulunmamaktadır. Son derece kompleks beden yapılarının aniden ve kusursuz yapılarıyla ortaya çıkışı mutasyonlarla asla açıklanamaz. Nitekim Japon bilim adamı Susomo Ohno, Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde bu gerçeği şöyle açıklar:

Rastgele meydana gelen mutasyon oranının yılda baz çifti başına 10-9 olduğunu varsayarak ve doğal seleksiyonun negatif etkilerini de göz önünde bulundurarak, DNA baz dizilerinde %1'lik bir değişiklik olabilmesi için 10 milyon yıla ihtiyaç vardır. Evrimsel zamanda ise 6-10 milyon yıl göz kırpması kadar kısadır. Hayvanlar aleminin neredeyse tüm filumlarının aniden ortaya çıkışını gösteren Kambriyen patlamasının 6-10 milyon yıllık bir zaman arasında meydana gelmesinin ise kesinlikle genlerdeki mutasyonlara bağlı değişimlerle açıklanması mümkün değildir. (Susumo Ohno, "The notion of the Cambrian pananimalia genome, " Proceedings of the National Academy of Sciences, USA 93 (August 1996): 8475-78)

Görüldüğü gibi Sayın Ertan’ın H5N1’in protein kılıfı üzerindeki mutasyonlardan söz etmesi, bunlar sayesinde virüsün kuşlardan sonra insanları da muhtemelen etkileyebilecek olmasını bu virüsün “evrim basamaklarını tırmanıyor olduğu” şeklinde yorumlaması, gerçeklerden tamamen uzak bir bakış açısında ısrar etmekten başka bir şey değildir. Mutasyonlar, yeryüzündeki canlı çeşitliliğini asla açıklayamamakta, genoma yeni genetik bilgi ekleyememekte, dolayısıyla canlıları evrimleştirememektedirler.

Sonuç olarak tekrar belirtmek istiyorum ki, virüsler milyonlarca yıldır mutasyonlara maruz kalıp şekil değiştirirler, fakat daima bir virüs olarak kalırlar. Kainattaki bu kadar mükemmel canlının evrimleşerek oluştuğu iddia etmek üstelik bir virüsün şekil değiştirmesini (ama yine virüs kalmasını!) buna delil olarak göstermek insan aklının sınırlarını zorlayacak bir hayal gücüdür. Gökyüzünde uçan mükemmel kuşların, tonlarca ağırlıktaki balinaların, mükemmel sistemlerle donatılmış aslanların, zürafaların, sürüngenlerin, balıkların evrimleşerek oluşması ve böyle mükemmel sistemlere kavuşmaları mümkün değildir. Bunlar ancak Allah’ın üstün sanatının ve aklının delilleridir. Yoksa ne gökyüzünde uçan bir kuşun ne de suyun metrelerce altında yaşayan bir balığın vücudundaki sistemlerden haberi bile yoktur.

Tekrar söylüyorum, milyarlarca yıl da geçse, trilyonlarca yıl da geçse bir virüs yine bir virüs olarak kalır. Hiçbir zaman mutasyonlardan etkilenip bir karıncaya, bir kuşa, bir bukalemuna, Nobel ödülü kazanan bir profesöre dönüşmez! Eğer evrimcilerin elinde profesöre dönüşen bir virüs varsa onu sergileyebilirler. Görelim bakalım mutasyonlar sonucunda milyarlarca yıldır başka bir canlıya dönüşmüş tek bir virüs var mıdır!

Üstelik 21. Yüzyılda dini bağnazlık olarak göstermek ve bilimden ayrı tutmak da son derece beyhude bir çabadır. 21. Yüzyılda bilim dini bulur, Yaratıcının varlığını kabul eder, yer altından çıkarılan yüz binlerce kusursuz fosil de Allah’ın canlıları yarattığını kanıtlamaktadır. Evrimciler tek bir ara fosil bulamamanın hayal kırıklığını böyle virüsler, mikroplar, fareler insanın atası diye iddialarla üzerlerinden atmaya çalışmaktadırlar…

www.evrimteorisi.info

Hz. İsa’nın hayatını Kuran’dan öğrenin



İnançlar bölümünde Hz. İsa ile ilgili yayınlanan yazıdan sonra Hz. İsa ile ilgili doğru bilgilerin aktarılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ne Dan Brown’un Da Vinci’nin Şifresi kitabında yazılanlar ne de başka mitolojik kaynaklar Hz. İsa’nın hayatını öğrenmek için doğru bilgiler vermez, bunlar ancak insanların kafasını karıştırdığı gibi kesinlikle doğru olmayan bilgileri aktarmanın sorumluluğunu da insana yükler. Bu yüzden Hz. İsa ile ilgili en doğru bilgilerin yer aldığı, tek bir harfi bile değişmeyen Kuran’a bakmak gerekir. Kuran, Hz. İsa’nın Allah’ın kitap indirdiği peygamberlerinden bir olduğunu ve olağanüstü özelliklerini, beşikteyken konuşmasına kadar tüm detayları ile anlatır. Kuran Hz.İsa ile ilgili bu kadar detaylı bilgiler verirken insanların yazdığı hiç doğru bilgiler içermeyen bilgileri doğruymuş gibi anlatmak son derece yanlıştır.

Hz. İsa, tarihi kaynaklara göre, bundan yaklaşık 2000 yıl önce yaşamış, Allah'ın dünyada ve ahirette seçkin kıldığı bir elçisidir. Matta İncili'nde Hz. İsa'nın I. Herod ve rejim değişikliği döneminde (MÖ 4), Luka İncili'nde ise İmparator Augustus döneminde (MS 6), Yahudiye'deki nüfus sayımı sırasında doğduğu bildirilir. Bu bilgileri doğrulamak mümkün değildir. Ancak çeşitli kaynakları inceleyen uzmanlar, Hz. İsa'nın MÖ 7-6 yılları arasında doğduğunu tahmin etmektedirler.

Allah'ın üstün özelliklerle lütufta bulunduğu, sonsuz cennet yurduyla müjdelediği bu değerli elçisinin getirmiş olduğu hak din bugün ismen yeryüzünde bulunsa da, gerçekte dejenerasyona uğramış ve aslından saptırılmıştır. Allah'ın Hz. İsa'ya vahyettiği İncil de aynı şekilde ismen mevcuttur, ancak aslı ortada yoktur. Hıristiyan kaynakları zaman içinde çeşitli bozulmalara uğramış ve tahrif edilmiştir. Dolayısıyla bugün Hz. İsa ile ilgili gerçek bilgileri bu kaynaklardan temin etmemiz mümkün değildir. Hz. İsa hakkında doğruluğu kesin bilgiye ulaşabileceğimiz yegane kaynak, Allah'ın kıyamete kadar koruyacağını vaat ettiği Kuran'dır. Kuran'da, Hz. İsa'nın doğumu, hayatı, bu süre içinde karşılaştığı olaylardan örnekler, çevresindeki insanların durumu ve daha birçok konudan bahsedilmiştir. Hz. İsa'nın Yahudilere nasıl tebliğ yaptığı da birçok örnekle haber verilmiştir. Al-i İmran Suresi'nde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

"Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbiniz'den bir ayetle geldim. Artık Allah'tan korkup bana itaat edin. Gerçekten Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz'dir. Öyleyse O'na ibadet edin. Dosdoğru olan yol işte budur." (Al-i İmran Suresi, 50-51)

Hz. İsa'nın bu davetine çoğu Yahudi icabet etmemiş, ancak az sayıdaki havari ona uymuştur. Kuran'da bu samimi inananların varlığı şöyle bildirilmektedir:

Nitekim İsa, onlarda inkarı sezince, dedi ki: "Allah için bana yardım edecekler kimdir?" Havariler: "Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık, bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şahit ol" dediler. "Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve elçiye uyduk. Böylece bizi şahitlerle beraber yaz." (Al-i İmran Suresi, 52-53)

Yeni Ahit'e göre Hz. İsa, yanında bu 12 öğrencisi olduğu halde Filistin'in dört bir tarafını dolaşmıştır. İnsanları Allah'a iman etmeye davet etmek için yaptığı bu yolculukları sırasında Allah'ın dilemesiyle çeşitli mucizeler gerçekleştirmiştir. Hasta ve sakat insanları, alaca hastalığına tutulanları iyileştirmiş, doğuştan kör olanların gözlerini açmış ve ölüleri diriltmiştir. Bu mucizeler Kuran ayetlerinde şu şekilde haber verilmektedir:

..."Gerçek şu, ben size Rabbiniz'den bir ayetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah'ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah'ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız bunda sizin için kesin bir ayet vardır." (Al-i İmran Suresi, 49)

"Allah şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab'ı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) Benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğullarına apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkara sapanlar, "Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir" demişlerdi (de) İsrailoğullarını senden geri püskürtmüştüm." (Maide Suresi, 110)

Hz. İsa büyük mucizeler göstermiş, insanlar onun gösterdiği bu mucizelerden çok etkilenmişlerdir. Ancak Hz. İsa daima, bu mucizelerin Allah'ın izniyle gerçekleştiğini belirtmiş, İncil açıklamalarında ise iyileştirdiği insanlara sık sık "imanın seni kurtardı" demiştir. Nitekim halk da, Matta İncili'ne göre, Hz. İsa'nın mucizeleri karşısında Allah'ı yüceltmişlerdir:

İsa o bölgeden ayrılıp Galile gölünün kıyısından geçerek dağa çıkıp oturdu. Yanına büyük bir kalabalık geldi. Beraberlerinde kötürüm, kör, çolak, dilsiz ve daha birçok hasta vardı. Hastaları O'nun ayaklarının dibine bıraktılar. O da onları iyileştirdi. Halk, dilsizlerin konuştuğunu, çolakların sağlam oluverdiğini, körlerin gördüğünü, kötürümlerin yürüdüğünü görünce şaştı ve İsrail'in Tanrı'sını yüceltti. (Matta, 15: 29-31)

Artan engellere rağmen, özellikle de, baskı ve zulüm altında yaşayan halkın arasında, Hz. İsa'ya inananların sayısı artmaya başlamıştır. Bu dönemde Hz. İsa ve havarileri bütün çevre kasabaları ve şehirleri dolaşmışlardır. Bu arada rahipler ve yazıcılar, yıllardır sürdürdükleri geleneklerinin batıl yönlerini kendilerine anlatan, kurdukları düzendeki sapmaları hatırlatan, kendilerini sadece Allah'a iman edip, Allah için yaşamaya çağıran Hz. İsa'ya karşı tuzaklar hazırlamaya başlamışlardır. (Luka, 22: 1-2; Yuhanna, 11: 48).

Kuran'da Hz. İsa'nın Allah Katına alındığı ve bir benzerinin, o zannedilerek öldürüldüğü haber verilmiştir. Hz. İsa, bütün peygamberlerin yaptığı gibi, kavmini, Allah'a iman etmeye, gönülden teslim olup Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yaşamaya, günahlardan ve kötülüklerden sakınmaya, salih amellerde bulunmaya davet etmiştir. Onlara dünya hayatının geçiciliğini ve ölümün yakınlığını hatırlatmış, ahiret gününde her insanın tüm yaptıklarıyla hesaba çekileceğini bildirmiştir. İnsanları yalnızca Allah'a ibadet etmeye ve sadece Allah'tan korkup sakınmaya çağırmıştır. İncil'de de bu konularla ilgili çok sayıda öğüde ve mesel adı verilen eğitici hikayelere rastlamak mümkündür. Hz. İsa, İncil'de yer alan ifadeyle, "imanı kıt olanlar"a karşı öğütler vermekte, insanlara "Allah'ın Egemenliği"nin yakın olduğunu müjdelemekte ve onları Allah'tan bağışlanma dilemeye davet etmektedir. Bu hakimiyet, Yahudilerin Mesih'in gelişiyle birlikte kurulacağını umdukları ve İsrailoğullarının imanına ve kurtuluşuna vesile olmasını bekledikleri hakimiyettir.

Hz. İsa, Hz. Musa Şeriatı'na; yani gerçek Tevrat'ın hükümlerine bağlı kalmış ve Yahudileri de, bu hükümlerden uzaklaştıkları ya da bu hükümleri samimiyetsiz bir biçimde, gösteriş amacıyla uyguladıkları için uyarmıştır. Yeni Ahit'e göre, kendisine karşı çıkan Yahudilere "Musa'ya iman etmiş olsaydınız, bana da iman ederdiniz, çünkü o benim hakkımda yazmıştır" (Yuhanna, 5: 46) demiştir. Hz. İsa insanları Tevrat'a dönmeye davet etmiştir. Matta İncili'nde Hz. İsa'nın "Kutsal Yasa"ya yani Hz. Musa'nın Şeriatı'na uyulması için verdiği bir emir şöyle aktarılır:

... Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim... (Matta, 5: 17)

Bu nedenle, bu buyrukların en küçüklerinden birini kim çiğner ve başkalarına öyle yapmayı öğretirse, Göklerin Egemenliği'nde en küçük sayılacak. Ama bu buyrukları kim yerine getirir ve başkalarına öğretirse, Göklerin Egemenliği'nde büyük sayılacak. (Matta, 5: 19)

Kuran'da da Hz. İsa için şu şekilde haber verilmektedir:

"Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbiniz'den bir ayetle geldim. Artık Allah'tan korkup bana itaat edin". (Al-i İmran Suresi, 50)

Açıkça gördüğünüz gibi Kuran, Hz. İsa ile ilgili en doğru bilgileri aktarmaktadır.

Daha önceki yazılarımda bildirdiğim gibi Hz. İsa ahir zamanda Allah tarafından yeryüzüne tekrar gönderilecektir. Kuran’da Hz. İsa’nın kesin olarak öldürülmediği ve asılmadığı, onun Allah katına yükseltildiği haber verilmiştir.

Allah onu öldürmek isteyenlere Hz. İsa’nın benzerini göstermiş, Hz. İsa yerine başka birini asmışlardır.

Ahir zamanda Hz. İsa o dönemde alındığı kıyafeti, terlikleri ile tekrar yeryüzüne inecektir. Olağanüstü güzellikte bir peygamberdir. Hz. İsa ve Hz. Mehdi birlikte İslam’ı hakim edecekler ve bütün dünya bu muazzam gelişmelere şahit olacaktır Şimdi birçok samimi Müslüman olayların gidişatının çok iyi farkındalar, çok yakın zamanda Allah’ın izniyle Hz.İsa’yı karşılayacak Hz. Mehdi ile buluşmasına şahit olacağız.

http://www.kutlupeygamberisa.com/

Size kanser teşhisi konduğunda…



İnsanın gözüyle hiçbir zaman göremeyeceği, günlük hayatta farkında bile olmadığı herhangi bir organındaki herhangi bir hücre... Bu hücre diğer trilyonlarca arkadaşıyla uyum içinde yaşarken, birden ne olduğu bilinmeyen bir şey olur ve yapmaması gereken bir şeyi yapmaya başlarsa ne olur? Bu küçük canlı o güne kadar 24 saat görevini yaparken, bölünmemesi gereken bir anda birdenbire bölünmeye başlarsa ve durmaksızın çoğalmaya devam ederse ne olur? İşte, hiç farkında olunmayan o küçük canlı, bu işlem sonucunda milyonlarca insanın hayatının sona ermesine sebep olan kanser hücresini meydana getirir.

Kanser Nedir?

En genel tanımıyla, hücre tarafından ortaya konan ve sebebi henüz anlaşılamamış anormal bir davranıştır. Bu anormal davranış, bedenin herhangi bir yerinde, herhangi bir hücrede ve herhangi bir zamanda aniden başlayabilir.

Normal Hücrelerden Hızlı Çoğalırlar…

Kanser hücreleri, komşuları olan normal hücrelere göre daha hızlı çoğalırlar. Normal hücrelerin büyüme evreleri vardır ve hücreler, yetişkinliğe ulaşınca büyümeleri durur. Kanser hücreleri ise besin kaynağı buldukları sürece, hiçbir zaman bölünmeyi durdurmazlar. İlk akla gelen soru ise kanser hücrelerini normal hücrelerden ayıran en temel fark olan bu durumun, nasıl olup da birden ortaya çıktığıdır.

Kanserli Hücre Nasıl Anlaşılır?

Kanserli hücrelerin etraflarındaki hücrelerle her zamanki ilişkilerinde bir değişiklik olur. Eskisinden daha bağımsız, asi ve diğer hücrelerle uyumlu olmaktan çıkıp kendi başlarına hareket etmeye yani "bencil", hatta "kötü komşu" davranışı sergilemeye başlarlar. Örneğin hücre yapışkanlığını yitirirler. Bu yapışkanlık, gelişmenin en önemli faktörlerinden biridir; bölünen hücreler yüzeylerindeki özel proteinler sayesinde komşularıyla birbirlerine yapışma eğilimi gösterirler. Normal hücrelerin bu temel niteliğinin kaybolması, habis büyümeye diğer bir deyişle kansere yol açan önemli bir unsurdur.

Kanser Hücreleri Nasıl Organize Olurlar?

Yukarıdaki iki özelliğin birleşmesi; yani hücre bölünmesinin artan hızı ile birlikte, hücre yapışkanlığının kaybolması öldürücüdür. Bu durum, yeni ve uyumsuz, garip bir dokunun, doğduğu noktadan hızla yayılarak büyümesi demektir.
Ayrıca kanserli hücreler "metastaz" da yapabilirler, başka bir deyişle kan dolaşımıyla bedenin başka yerlerine gidip, orada yeni kanserli koloniler oluşturabilirler. Zamanla bu habis hücreler, içinde doğdukları bedeni öldürürler.

Kontrolden Çıkan Hücreler

Normal hücrelerde bölünme programını durduran sınırlamalar ve yasaklar vardır. Hücre bölünmesinin yasaklanması, hücreler belli bir boşluğu doldurduklarında veya önceden belirlenmiş bir toplam kütleye eriştiklerinde ortaya çıkar.
Bölünme programını durduran sınırların ne olduğu, nasıl çalıştığı, bölünmenin başlangıç ve bitiş emirlerini neyin verdiği, tıbben halen bilinmemektedir. Bilinen tek şey, bu yasaklamaların kalkmasının, kanserin başladığı anlamına geldiğidir.
Allah'ın kanser gibi bir hastalığı yaratmasının ardında kuşkusuz önemli hikmetler ve bir amaç vardır. Allah, yarattığı sistemde en ufak bir değişiklik olduğunda bunun nasıl sonuçlar vereceğini kanser ile göstermekte, insanlara aciz birer varlık olduklarını düşündürmektedir.

Kanserli Hücreler Nasıl Beslenir?

Kanserli hücreler besin buldukça, sınır tanımaz çoğalmalarını sürdürürler. Besinlerinin kaynağını da içinde yaşadıkları beden oluşturur. Vücutta 100 trilyon hücreyi besleyen dolaşım sistemi, yani kan, kanserli hücrelere de ihtiyaçları olan besini götürür.

Sağlıklı akciğerler, içlerinden kolaylıkla hava geçebilen temiz solunum borularına sahiptir. Sağlıklı olduklarında akciğerlerin küçük alveolleri tüm oksijen ihtiyacını karşılayabilir ve tüm karbondioksit yükünü boşaltabilirler.
Sağlıklı akciğerlerin içindeki silia (solunum yolları yüzeyini kaplayan sivri uçlu kamçılar), kas tabakasının yutağa doğru hareket etmesinin devamlılığını sağlamak için sürekli ve şiddetli bir şekilde atarlar. Kanser akciğeri istila ettiğinde ise, silia zayıflar.
Kanser hücreleri, bütün akciğer hücrelerinin normal işleyişine müdahale eder. Normal hücrelerden daha hızlı çoğaldıkları için de kısa bir süre sonra, kanser hücreleri sağlıklı hücrelerden sayıca daha fazla olurlar. Çok geçmeden normal hücreler zayıflar ve akciğer dokusunu sağlıklı tutan faaliyetlerini daha fazla sürdüremez hale gelirler.
Kanserli Hücreler, Kan Damarlarını Çoğalmaya Zorlar

Kanserli hücrelerin hızla çoğalmasıyla, mevcut damarlar, bu durmaksızın besin isteyen hücreleri beslemek konusunda yetersiz kalırlar. Ama kanser hücreleri bu engeli de aşarlar. Yakınlarındaki damar hücrelerini yeni kan damarları üretmeye zorlarlar. Kan damarları böylece kanser kütlesinin içine kadar uzar ve kanser hücreleri yeniden bölünmeye başlar.

Kan damarları büyüyüp daha çok besin taşıdıkça, kanser kütlesi de giderek büyür. Yapılan araştırmalar kanserli hücrelerin, kan damarlarının büyümesine neden olan bir sıvı salgıladıklarını göstermektedir. Bu salgının ne olduğu, özellikleri ve hücreleri ne şekilde etkilediği tıbben tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Kanserli hücrelerin salgıladıkları ve kan damarlarının büyümesine neden olan sıvının tıbben açıklığa kavuşamamış olması, gerçekten de son derece dikkat çekici bir durumdur. Kanserli bir hücre yaşamını devam ettirmek için, modern teknolojiyle sentezlenemeyen, hatta ne olduğu bile bir türlü çözülemeyen bir maddeyi üretmektedir. Böylece damar hücrelerini etkileyerek kendisine besin taşıyacak yeni damarlar yaptırmaktadır.

Kimya Uzmanı Kanserli Hücreler

Kanserli hücrenin kan damarlarının büyümesine neden olan sıvıyı "kendi başına" salgılayabilmesi için; damar hücresinin üreme mekanizmalarındaki sırları çözmüş olması, bu bilgiler doğrultusunda ürettiği sıvıyla damar hücrelerini harekete geçirmesi ve kendisine hizmet ettirmesi gerekmektedir.

Unutulmaması Gereken Önemli Bir Nokta !!!

Vücuttaki kanseri başlatan ilk hastalıklı hücre de aslında doğuştan kanserli bir hücre değildir. Normal görünümde iken, hücre birden ne olduğunu bilmediğimiz bir emir ile bozulmaya uğrar ve bir kanser hücresi haline gelir.

Allah'ın İnsanlara Lütfu: Sağlıklı Bir Beden

Kanserli hücrelerle ilgili tüm bu gerçekler de göstermektedir ki; sağlık, özel bir yaratılışın sonucudur, Allah'ın insanlara sunduğu bir nimettir. Bunun karşılığında ise Allah'a şükretmek gerekir. Zira Allah, dilediği zaman sağlığı kolaylıkla geri alabileceğini, vücudun bilinmeyen bir noktasında ölümcül bir hastalık yaratabileceğini bize örnekleriyle göstermektedir.

İnsanın yapması gereken, kendisini yoktan var eden ve sağlık verip, onu "düzgün bir insan kılan" (Kehf Suresi, 37) Allah'a şükretmektir. İnsan hastalandığında ise, hastalığın da sağlığın da Rabbimiz'den olduğunu bilmeli ve Hz. İbrahim gibi, "Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur" (Şuara Suresi, 80) diyerek Allah'tan yardım dilemelidir.
Kanser ve Mutasyon


Bir hücrenin bu önüne geçilmez özellikleri kazanmasının ne gibi bir nedeni olabilir? Bu henüz bilinmiyor. Dönüşümün tetiğini neyin çektiği de büyük bir soru. Ama bedende kanserin başlama biçimi ile ilgili olarak elde edilen bazı bulgular, akla mutasyonu, başka bir deyişle bir tek hücrenin DNA'sındaki bir değişimi getiriyor.

Kanseri, mutasyon ile ilişkilendiren bu bulgular şöyle;

Kanser, her zaman bir tek hücredeki ani bir değişmeyle başlıyor.
Hücre bir defa hastalanınca, ondan üreyenlerin hepsi hastalıklı oluyor. Yani, kötü özellik hücreden hücreye geçiyor. Kanserli hücreler, görünen o ki, kendilerinden üredikleri normal hücrelere göre daha dayanıklı oluyor ve hayatta kalmak için avantaj elde ediyorlar. Kanser yapan maddelerin çoğu, örneğin kimyasal maddeler, x-ışınları ve ultraviyole ışınları, aynı zamanda mutasyona da neden oluyorlar. Dolayısıyla, kanserin en muhtemel nedeni, DNA'daki bir değişme, yani mutasyon. Kuşkusuz bunun tersini de söylemek mümkün; yani DNA'da değişiklik yaratan bir mutasyon, insanın kanser olmasına neden oluyor.

Bu durum ise, evrim teorisini bir kez daha çökerten önemli bir delili oluşturuyor. Çünkü, hatırlanırsa, evrimcilerin, canlıların nasıl tek bir kökenden gelip de böylesine farklı olabildiklerini açıklamak için kullandıkları açıklamalardan biri mutasyondur. Mutasyonların canlılarda "tesadüfi" değişiklikler yarattığını ve bu tesadüflerin bazılarının "yararlı" olduğunu; böylece yararlı bir özellik kazanmış yeni canlı türlerinin ortaya çıktığını öne sürerler. Oysa, daha önce de değindiğimiz gibi, evrimciler her ne kadar aksini iddia etseler de, "faydalı mutasyon" diye bir kavram yoktur. Mutasyonların tamamına yakını, kanser dediğimiz ölümcül hastalıklarla, Hiroşima, Nagasaki, Çernobil'de yaşanan türde hasarlarla sonuçlanmaktadır. Görüldüğü gibi evrimcilerin türlerin oluşumunu açıklamak için başvurdukları son çare olan mutasyonlar, sadece mevcut sistemi tahrip etmektedirler.

Mutasyonun bu zararlı özelliği sayesinde, DNA'da yazılan milyonlarca şifrelik bilgideki ihtişam da bir kez daha ortaya çıkar. Kusursuz bir düzenle yazılmış olan DNA'da meydana gelecek bir değişim, canlının sonu olabilmektedir. Bu tek bir değişmenin bile kansere yol açması, insanın DNA'sının ve dolayısıyla bedeninin hiçbir parçasının tesadüfen oluşmuş olamayacağını da bir kez daha açıkça gösterir.

Kanserden Korunmaya Neler Vesile Olmaktadır?

Sigara, alkol vs gibi kötü alışkanlıkları terk etmek,
Yoğun güneş ışınlarından korunmak,
Beslenme alışkanlıklarına dikkat etmek,
Sigara ve tütün ürünlerinin akciğer kanseri, ağız, yutak, soluk borusu, yemek borusu, pankreas, böbrek gibi kanser çeşitlerine yol açtığı kesin olarak bilinmektedir. Bu nedenle sigaradan uzak durarak bu tür kanserlerden korunulabilir.

Sadece sigara içenler değil, "pasif sigara içici" olarak adlandırılan kişiler de bu kanser türlerine karşı risk altında bulunur.
Bazı deri kanserleri güneş ışınlarına fazla maruz kalma sonucunda ortaya çıkar. Bu nedenle güneş ışınından korunulması ile bu kanserlerin gelişimi engellenebilir.

Bunun yanı sıra bitkisel kaynaklı besinlerin fazla tüketilmesi, özellikle hayvansal kaynaklı yüksek yağlı gıdaların sınırlandırılması, bitkisel sıvı yağların tercih edilmesi, fiziksel olarak aktif olup, egzersiz yapılması ve ideal ağırlığın korunması kanserden korunmada etkin rol oynar.
Size Kanser Teşhisi Konduğunda…

Eğer size kanser teşhisi konarsa her şeyden önce yapmanız gereken mutlaka ve mutlaka Allah’a güvenmek ve asla isyan etmemektir. Unutmayın ki bu daha siz doğmadan kaderinizde belirlenmiş ve size imtihan olarak verilmiştir. Eğer Allah size böyle büyük bir imtihan veriyorsa bu kaldırabileceğiniz içindir ve unutmayın ki Allah bütün insanları farklı zorluklarla imtihan eder. Eğer bu gerçeği ve kaderinizi yaşadığınızı bilirseniz bu imtihanı güzellikle geçebilir, sabredip iyileştiğinizde çok fazla sevap kazanabilirsiniz. Aksi taktirde isyan, üzüntü ve stres tedavinize çok olumsuz etki edeceği gibi size hiçbir şey kazandırmaz.

Hastalandığınızı duyarsanız Allah’a çok dua edin ve O’ndan yardım isteyin, hiç strese girmeden güçlü bir şekilde tedavinizi olun, asla kendinizi bırakmayın ve Allah’tan ümidinizi kesmeyin. Hep olumlu ve güler yüzlü olun, çevrenizdeki insanların üzülüp ağlamasına izin vermeyin ve tevekkülünüzü herkese gösterin. Allah’ın kullarına karşı çok şefkatli olduğunu ve onların dualarını işittiğini düşünün. Eğer gerçekten ölümcül bir durum söz konusu ise yine güzellikle Allah’a yönelin ve mutlaka bağışlanma dileyin. Çünkü Allah kullarının günahlarını affedeceğini bildiriyor. Hiç bitmeyecek olan sonsuz hayatınıza yani ahirete adım atacağınızı düşünün. Ölüm asla asla bir bitiş değil tam tersine bir başlangıçtır. Eğer inançlıysanız hiç ummadığınız bir güzelliğe ve cennet yurduna kavuşacağınızı bilin. Allah’ın her zaman çok adaletli olduğuna, kullarından merhametini esirgemeyeceğine emin olun.

Kanser hastaları olan kişilerin mutlaka bunları düşünmesi gerektiğine inanıyorum. Asıl önemli olan ve insanlara söylenmesi gereken gerçekler bunlar. Yoksa ağlamalar, üzülmeler ve isyan insana hiçbir şey kazandırmaz, tam tersine tevekkül, sabır ve Allah’a güven insana bu zorlu yolculukta tam olarak destek olacaktır.

Kaynak: www.ilmiarastirma.net

İnsanın konuşma yeteneği matematiksel bir sırdır



İki üç yaşında bir çocuk dil bilgisi dersi almadan nasıl bir yetişkin gibi cümleler kurarak konuşmaya başlar? Bunu, etrafında konuşulanları dinleyerek mi öğrenir?

İnsanlar, henüz dil bilimcilerin bile tam olarak anlayıp ortaya koyamadıkları dil bilgisi kurallarını ilk nasıl öğrenmiş olabilirler? Kelimeler ve cümleler nasıl ve nerede anlam kazanır? Nasıl olur da zihnimizdeki düşüncelerimiz kelimelere ve cümlelere dönüşür?

Her insan belli bir yaşa gelince konuşmaya başlar. Ortalama olarak herkes aynı yaşlarda konuşmaya başladığı için bu durum çok tabii görülür. Bu nedenle konuşmak bazı kişiler tarafından çok sıradan bir yetenekmiş gibi algılanır ve üzerinde pek düşünülmez. Oysa bir çocuğun henüz hiçbir şey bilmiyorken birdenbire konuşmaya başlaması çok büyük bir mucizedir. Çünkü en basit olarak bilinen diller bile, kelimeleri kompleks dil bilgisi kuralları ile kullanmayı gerektirir. Dil bilgisi kurallarıysa kelimelere cümle içinde farklı anlamlar kazandıran tamamen matematiksel ilişkilerdir.

Konuşabilmemiz İçin Vücudumuzda Hangi İşlemler Gerçekleşir?

Bir şeyler söylemek istediğiniz anda beyninizden gelen bir dizi emir ses tellerinize, dilinize ve oradan da çene kaslarınıza gider. Beynin konuşma merkezlerini içeren bölge, konuşma işleminizde rol alacak tüm kaslarınıza gerekli emirleri gönderir.

İlk önce, akciğerleriniz sıcak hava sağlar. Sıcak hava, konuşmanın hammaddesidir. Hava burnunuzdan girer, burun boşluğu, boğaz, nefes borusundan sonra bronş tüplerine, oradan da akciğerlerinize geçer. Havadaki oksijen akciğerlerinizde kana karışır. Bu sırada karbondioksit de dışarı verilir.

Ciğerlerinizden geri dönen hava, boğazınızdan geçerken, ses telleri adı verilen iki doku kıvrımı arasından geçer. Bu teller, bir tür perdeye benzer ve bağlı oldukları küçük kıkırdakların etkisine göre hareket ederler. Siz konuşmadan önce ses telleriniz açık vaziyettedir. Konuşmanız sırasında teller bir araya getirilir ve soluk verdiğinizde çıkan hava ile titreştirilir.

Ağız ve burun yapınız, sesinizin kendine özgü niteliklerini verir. Siz kelimeleri arka arkaya sıralayıp konuşurken diliniz damağınıza belirli miktarda yaklaşıp uzaklaşmakta, dudaklarınız da büzülüp yayılmaktadır. Bu işlemlerde birçok kasınız, büyük bir hızla hareket etmektedir.

Konuşabilmeniz için bu işlemlerin her birinin eksiksiz olarak gerçekleşmesi gerekir. Bu kompleks işlemler, müthiş bir hızla ve kusursuzca gerçekleşirken sizin bunlardan haberiniz bile olmaz.

Konuştuğumuz Zaman Birbirimizi Nasıl Anlarız?

Yeryüzünde bilinen 6000’i aşkın dil vardır. Değişik insan toplulukları 6000 ayrı dil aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurarlar. Bu dilleri meydana getiren binlerce kelime ve bu kelimeleri cümleler haline getiren dilbilgisi kuralları birbirinden büyük ölçüde farklıdır.

William Nagy ve Richard Anderson adlı iki psikoloğun İngilizce konuşan ülkelerde gerçekleştirdikleri çalışmalar temel alınarak yapılan tahminlere göre, ortalama bir kişi okul yaşamına başlarken 13 bin, liseyi bitirdiğinde ise 60 bin kelime bilir. Kültürlü bir yetişkin için bu sayı 120 bindir. Zihnimizdeki bu dev sözlüğü oluşturmak için basit bir hesapla 1 yaşından 17 yaşına gelene kadar, günde 10 kelime ya da uyanık geçirdiğimiz her 90 dakikada bir yeni bir kelime öğrenmemiz, üstelik öğrendiğimiz her kelimeyi de bir daha hiç unutmamamız gerekir. Oysa bilinçli olarak böyle bir çaba sarf etmeyiz. Kelimeler, biz farkında bile olmadan zihnimizde yerlerini anlamlarıyla birlikte alırlar. Steven Pinker isimli bilim adamı bu mucizeyi şöyle vurgulamıştır:

"Dil kullanımındaki mucizeler öğrenme hızıyla sınırlı değildir. Bir başkasının söylediği bir kelimeyi saniyenin yalnızca beşte biri kadar bir sürede anlarız. Bu süre o kadar kısadır ki, karşımızda konuşan kişi daha sözünü tamamlamadan anlamını kavrarız. Yazılı bir kelime için ise, bu süre daha da kısadır: Bir saniyenin sekizde biri. Beynimizin bir kelime üretmesi de hemen hemen aynı oranda hızlıdır ve saniyenin dörtte biri kadar bir zamanda bir nesneyi isimlendirecek kelimeyi buluruz. Yine saniyenin dörtte biri sürede, bu kelimeyi söylemek üzere ağzımız ve dilimiz programlanır."(Steven Pinker, Language Instinct: How the Mind Creates Language, , Harper Perennial, 1994)

İlk Kez Duyduğumuz Cümleleri Anlamakta Neden Hiç Zorlanmıyoruz?

Dilin özellikleri konusunda ilgi çekici olan ayrı bir yön ise, belirli sayıda kelime ile kurulabilecek olan cümle olasılıklarının fazlalığı ve insanın tüm bu olasılıkları anlayabilme yeteneğidir. Her dilde sınırlı sayıda kelime vardır. Ancak bir cümlenin uzunluğu için bir sınır olmadığı gibi, kelimeler ve kelime grupları da sayısız kombinasyonla biraraya gelebilir. Örneğin 20 kelimelik bir cümlenin değişik şekillerdeki kurulma biçimlerine bakarsak, ortaya yüz kentilyon (1020) olasılık çıkar. Bu cümleleri ardı sıra söylemek için yaklaşık olarak evrenin ömrünün yüz katı bir zaman gerekmektedir. Dolayısıyla, kullandığımız veya duyduğumuz herhangi bir cümle genellikle ilk defa karşılaştığımız bir cümledir. Oysa biz duyduğumuz bir cümle ile ilk defa karşılaşsak bile, onu doğru bir biçimde anlamakta hiç zorlanmayız.

Konuşma Yeteneği Zihnimize İşlenmiştir

Dilin kompleks yapısı konusunda dilbilimcilerin çoğunluğu tek bir görüş çevresinde toplanmışlardır. Noam Chomsky’nin başını çektiği bu yaygın görüşe göre, bir çocuğun konuşabilmesi için o çocuğun beynine, önceden yerleştirilmiş, dile ait özelliklerin olması gerekir. Chomsky konuşmanın, diğer bildiklerimizden farklı olarak, öğrenilmeden kazanıldığını şöyle ifade eder:

"Gramer ve sağduyu, herkes tarafından, çaba göstermeden, çabuk, düzenli bir biçimde sadece bir topluluğun içinde en az etkileşimle, ilgi ve karşılaşma ile ve yaşamakla elde edilir. Belirgin bir öğretime ve eğitime gereksinim yoktur ve eğer bu olacaksa da son duruma katkıları çok sınırlı olur... Oysa, örneğin fizik bilgisi seçici olarak eziyetli bir biçimde kuşaklar boyunca sıkça çalışarak, titiz deneylerle kişisel deha ile ve genellikle titiz bir öğretimle kazanılır".( Noam Chomsky, On Language: Chomskys classic works: Language and responsibility and reflections on language in one volume, New Press, 1998, s.144)

Chomsky, bu sözleriyle, konuşmanın öğrenilmediğini, dilin temel yapı taşlarının doğuştan zihinde var olduğunu öne sürer. Gerçekten de, dil o kadar karmaşık bir yapıya sahiptir ki, eğer buna bizi hazırlayan bir iç sistem olmasa, öğrenmesi de öğretilmesi de olanaksızdır.

Açıktır ki dil ve ona bağlı sistemler, en ince ayrıntılarıyla birlikte yaratılmış, insanın hizmetine verilmiştir. Bu bilginin sahibi, ne insanın kendisidir, ne de gelişigüzel kazalar ve rastlantılara dayalı tesadüfi varsayımlardır. Bu temel kavramları, seslendirilen kelimeleri, sembollerle düşünmeyi ve bunlara sahip olan insanı yoktan yaratan Yüce Allah’tır.

Allah’ın Öğrettiği Kelimeler

Dilin kökeni konusundaki tüm bilimsel bulgular, asırlar önce Kuran’da açıklanmış bir gerçeğe dikkat çekmektedir: İlk insan olan Hz. Adem'e, yeryüzündeki bütün canlılardan farklı olarak, isimler ve kavramlarla düşünme, bu isim ve kavramları sembollere çevirerek dil ile haberleşme yeteneğini Allah vermiştir. Bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilir:

"Hani Rabbin, meleklere: Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim demişti. Onlar da: Biz Seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? dediler. (Allah:) ?üphesiz sizin bilmediğinizi Ben bilirim dedi. Ve Adem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: Eğer doğru sözlüyseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin dedi. Dediler ki: Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın. (Allah:) Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da Ben bilirim." (Bakara Suresi, 30-33)

İşte, insanın diğer tüm canlılardan farklı olarak isimleri bilmesinin nedeni, Allah’ın bu yeteneği ilk insan Hz. Adem’e bahşetmiş olmasıdır. Allah insanı yaratmış ve ona, dünya üzerindeki başka hiçbir canlıda olmayan, kavramlarla düşünme ve konuşma yeteneğini vermiştir. Nitekim insanlar için en doğru yol gösterici olan Kuran’da, Rabbimiz bize, kavramlara karşılık gelen isimlerle konuşmayı öğrettiğini açıkça bildirmektedir. Unutulmamalıdır ki, insanın tüm bildiğini ona öğreten Allah’tır. Alak Suresinin ilk ayetlerinde şöyle buyrulur:

"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alaktan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir; ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti." (Alak Suresi, 1-5)

İstediğimiz sözcüklerin ağzımızdan çıkması için, ses tellerinin hangi açıklıkta, ne kadar titreşmesi gerektiğini, ağzımızdaki, dilimizdeki, boğazımızdaki, yüzlerce kastan hangilerini, hangi sıra ile kaç defa, ne oranda kasıp gevşeteceğimizi, ciğerlerimize kaç santimetreküp hava alıp, bu havayı hangi hız ve aralılarla boşaltmamız gerektiğini oturup da hesaplamayız. Nitekim istesek de bunu yapamayız! Çünkü ağzımızdan çıkan tek bir kelimenin oluşumu, insanın solunum sisteminden sinir sistemine, kaslarından kemiklerine kadar uzanan pek çok yapının uyumlu çalışmasının bir sonucudur.

Dil kurallarının sayısını, cümlelerin sonsuza yakın sayısı ile kıyaslayan ünlü dil bilimci Lieberman, dilbilgisi kurallarının tam olarak ortaya konmadığını belirtmektedir. Oysa 3 yaşındaki bir çocuk dil bilimcilerin açıklayamadıkları bu kuralları kullanarak konuşmaktadır.

Elektronik Teknolojiler İnsanın Dil İşleme Hızına Ulaşamıyor

Günümüzde en ileri teknoloji kullanılarak üretilen bilgisayarların, bir kelimeyi duyma ve anlama hızları, bizim hızımızdan beş kat daha yavaştır ve %15’lere varan hata payları vardır. Teknolojinin bu konudaki hızı mikroişlemci hızıyla orantılı olmadığı için, mikroişlemcilerin hızının artması ile aradaki fark kapatılamamaktadır. Ayrıca bilgisayarlara programlarında olmayan bir kelime (örneğin bir özel isim) söylendiğinde, bu kelimenin harflerinin tek tek bilgisayara kodlanması gerekmektedir.

Bildiğimiz Farklı Diller Birbirine Nasıl Karışmıyor?

İki dil bilen kişilerin, konuşurken iki dili birbirlerine karıştırmadıkları herkes tarafından bilinir. Günümüzde, gelişmiş tekniklerle yapılan çalışmalar, Allah'ın beynimizde farklı dilleri karıştırmamızı engelleyen filtreye benzer bir düzen yarattığını ortaya koymaktadır.

Son teknoloji ürünü aletler, konuşurken beynimizin belirli bölgelerinde oluşan elektriksel değişiklikleri göstermektedir. Bu tekniği kullanan bir grup bilim adamı İspanyolca ile Katalanca (İspanya'nın kuzey doğusunda konuşulan bir dil) konuşan insanlar üzerinde bir çalışma yürüttü. Yapılan gözlemler sonucunda uzmanlar iki farklı dil konuşan kişiler için "ilk olarak beyinlerindeki sözlükten kelimeleri tarayarak bir dilin diğeri ile karışmasını engelliyorlar" şeklinde açıklama yaptılar. Konuşanlar bir dilden diğerine geçtiklerinde, o dile ait olmayan kelimeleri tanıyan ve dışlayan filtreleri değiştirmektedirler. Asıl soru; insan beyni bunu nasıl kontrol edebilmektedir?

Kuşkusuz konuşabilmemizi sağlayan ağız, dil, dudak, ses telleri, sinirler, beyin ve diğer organlarımızla birlikte bizi yaratan Allah, on binlerce kelimeden oluşan dilleri karıştırmadan, kelimeleri akıcı bir şekilde ağzımızdan çıkarmamızı da sağlamaktadır.

Aslında insanın konuşma yeteneği de, duyması da, görmesi de, hissetmesi de incelendiğinde hepsinin altında birçok mucizeyle karşılaşıyor, bunlarına asla tesadüfle oluşamayacağını görüyoruz. Sadece insanların çoğunun gözlerinin üzerinde kalın bir perde var, kainattaki düzeni normal karşıladıkları gibi kendi vücutlarındaki olağanüstü yönleri de göremiyorlar, her şeye alışıyorlar. Konuşuyoruz, görüyoruz, yürüyoruz diye basite indirgeyerek düşünüyorlar. Halbuki sadece konuşmanın değil hepsinin arkasında muazzam bir plan ve düzen var. Umarım bu yazı Alalh’ın yarattığı mucizelerin biraz olsun fark edilmesini sağlar…

http://insanmucizedir.com